Köşe Yazarları

Ortak akıla ihtiyacımız var







CTP Milletvekili Özdil Nami, dün Meclis’te Cumhurbaşkanlığı bütçesi görüşülürken öyle bir konuşma yaptı ki, keşke herkes videosunu bulup izlese…




Federasyon karşıtı kesimlerin seslendirdiği konfederasyon, iki devletlilik vs tezlerinin gerçekçi olmadığını söyleyen ciddi bir kitle var. Ama bu kesim, en azından bu kesimin fikir önderleri, çıkıp, neden böyle olduğunu, tam olarak halka anlatmıyorlar. Dahası, Rum uzlaşmazlığının devam ettiği gerçeğini gördükleri halde, Kıbrıs Türkünün o masada çakılıp kalması tehlikesine karşı ne yapılması gerektiğini de ortaya koymuyorlar. Yapsalar da, kabul etmeliler ki, geniş halk kitlelerine ulaşmıyor.



İki ayrı devlet, konfederasyon, vs tezlerini savunanlar da aynı şekilde, federasyon müzakerelerinin yerine öngördükleri modelin nasıl gerçekleşebileceğini bir türlü net olarak söyleyemiyorlar. Yaptıkları suçlama ve slogan…

Günümüzün gerçeklerini, halihazırda devam eden müzakere masasının hukuki ve siyasi yapısını, konjonktürü görmezden gelerek, gerçekleşme olasılığı çok düşük olan bir modele geçilmesini istiyorlar.

O model bizim dünyadan izole edilmiş durumumuz için ne fayda sağlar, bunu kime nasıl kabul ettirirsiniz, bunların yanıtı yok.

Tam bir kısır döngü. Tam bir bölünmüşlük.

Ortak bir politika, akılcı bir politika, gerçekçi bir politika oluşturma noktasından giderek uzaklaşan bir yapı.

İşte Özdil Nami, kendisinin ta Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın müzakere heyetinde görev aldığı günlerden alıntılarla bir tez ortaya koydu.

Madem ki Rum uzlaşmazlığı devam etmektedir; o halde temel haklarımızdan, garantilerden ödün vermeden, bir yeni anlaşmaya hazır olduğumuzu ortaya koyalım; bir anlaşmanın  referanduma gitmesini kabul edelim; müzakereler başlasın, ama -burası önemli- belli bir süre konsun ve bir de madde eklensin. O madde şu; müzakereler bu kez de sonuçsuz kalırsa, Rumların statükoyu devam ettirme şansları da bitsin. Yani Annan referandumunda eksik olan madde.

Bu ne demek, adanın tek hakimi pozisyonuna son verilsin, izolasyon, ambargolar son bulsun.

“Çünkü” dedi Nami; “Kimse bizi bu durumda daha fazla tutma hakkına sahip değildir”.

Böyle bir ortak politika teklif etti.

Konuşmasında savunduğu teze dair kanıtlar da sundu. Örneğin 1998’de Denktaş’ın kendilerini bazı ülkelere gönderip, “konfederasyon” zeminini yoklama görevi verdiğini, ancak o ülkelerden “Dostuz, ancak bizim BM ile AB ile ekonomik ve askeri işbirliklerimiz var, kuzeyde ayrı bir devleti tanımamız mümkün değil” yanıtı aldıklarını anlattı.

Diğer yandan, birçok konuda, dünyanın anlayacağı dili konuşarak, AKPA üyeliği, Yeşil Hat Tüzüğü gibi küçük de olsa ileri adımlar atılabildiğini de örnekledi.

Müzakere masasına yirmi yıldan fazla emek harcamış birinin tecrübeleriydi anlatılanlar. İlla ki Özdil Nami’nin tezi bire bir uygulansın diyemeyiz. Ama ezberci, sadece sloganlarla ifade edilen politikalar yerine, birlikte hareket edilerek, dört ayağı yere basan gerçekçi bir tez ortaya çıkartılabilir. Onun için de olaya parti gözlükleriyle, cumhurbaşkanlığı seçimleri gözlüğüyle, ya da kör ideolojik yaklaşımlarla bakmayı bırakıp, akılcı bir şekilde oturup tartışmak gerek.

Siz bakmayın “bizi kimse dinlemez, biz kendi başımıza hiçbir şeyiz” laflarına. Şu anda aktör bile olamayışımızın bence en önemli nedeni, dünyanın anlayacağı dilde, tek ortak ses çıkaramıyor oluşumuzdur.

Yani biz “ne olacağız, ne yapacağız” sorusuna kendimiz yanıt bulmadıkça, Anastasiadis buralarda daha çok at oynatır.

Dikkate alınmanın, ciddiye alınmanın, kazanım elde etmenin tek yolu budur. Şu anda seçimler öncesinde böyle bir beklenti içine girmek hayal. Dün Meclis’teki performanslar bunu gösteriyor. Ancak sonrası için, kim seçilirse seçilsin, tüm partilerin katkılarıyla bir konsensüs geliştirip, o yolda devam etmek elimizde. Umarım tüm taraflar bu sağduyuyla hareket eder.

Bu yazdıklarımın olabileceğine ben inanıyor muyum, ne yalan söyleyeyim çok değil. Ama “keşke” diyorum. Keşke o ortak aklı bulabilsek ve zamanın aleyhimize işlemesini, çıkarlarımızın her geçen gün yıpranmasını önleyebilsek…

 

YERİN KULAĞI VAR

GAZ ÇIKARSA HAKLARINI VERİRMİŞ:

Aralarındaki MEB anlaşmasına rağmen, İsrail tarafı, Afrodit parselindeki haklarının Rumlar tarafından ihlal edildiğini iddia ediyor ve oradaki çalışmaların durdurulmasını istiyor. Rum Yönetimi ise, İsrail’e yanıt olarak, bize söylediğini söylüyor; “Biz gazı bulursak, sizin hakkınızı veririz”. O parsel ihaleye çıkılırken İsrail neden karşı çıkmamış, neden uluslararası konsorsiyumun gelmesini beklemiş, o konuda fazla bir bilgimiz yok ama, Rumların gaspçı zihniyetini İsrail de öğrenmiş oluyor…

 DÜN DÜNDÜR:

Şimdiki Başbakan dörtlü hükümete yönelik en sert eleştirilerini “imzalanamayan protokol” üzerinden yapıyordu. Ve hükümet olmaları halinde, hem imzalanmayan protokolu imzalama, hem de kaynak akışını hemen başlatma” sözü vermişti. Evet 20 Temmuz’da bir türlü hayata geçirmedikleri bir protokol imzaladılar, kaynak sözü de aldılar almasına da ne oldu? Protokolde yer alan yardımın ne kadarı geldi? Ortada ne uygulanan bir protokol, ne de söz verilen yardım var. Demek ki bu işler “en yi ben yaparım, en çok parayı ben alırım” demekle olmuyormuş…

KADININ YERİ:

Dünya, Finlandiya’da başbakanlık koltuğuna oturacak olan 34 yaşındaki Sanna Marin’i konuşuyor. Marin, dünyanın en genç başbakanı ünvanını da alacak. Doğal olarak bizde de sosyal medya bu konuya, oldukça duyarlı yaklaştı. İyi de bizim de o yaşta o koltuğu dolduracak poltikacılarımız yok mu? fazlasıyla var ama, “abilerinden” fırsat bulup da o mertebelere erişemiyorlar, daha doğrusu engelleniyorlar. Bizde adet, kadınların siyasette erkekler için oy toplaması. Bu kuralı reddeden bir kaç kadın Meclis’e girebiliyor, o kadar.

 

KARDEŞ BİLDİKLERİMİZ:

Turizim Bakanı Üstel dünyaya, “Kuzey Kıbrıs üzerindeki haksız ulaşım ambargosunun kaldırılması, seyahat özgürlüğünün verilmesi ve direkt seferlerin başlatılması” için çağrıda bulundu. Yıllardır söylüyoruz ama kimsenin bu çağrıya kulak verdiğini de görmedik. Hani, “dost ve kardeş” dediklerimizden başlayın bu işe diyeceğim ama, alacağınız cevap belli, “kardeş ülkeyiz ama, konjonktür engel” diyecekler. Oturduğumuz yerden demeç vermekle olmuyor bu işler. Gereken şartları yaratacaksınız.

YE KÜRKÜM YE:

İskele’de Belediye ÇED Raporu olmadan inşaat ruhsatı izni veriyor, Lapta Belediyesi ise, AB projesi kapsamında verilen 100 bin euro para ile çalışanların maaşlarını ödüyor. Ve bunlar bu ülkede normal sayılıp hesap sorulmuyor. Şimdi sen gel de istediğin kadar imar planı yap, onu yap, bunu yap. Olmuyorsa olmuyor. Boşuna dememişler balık baştan kokar diye…

BOŞA GAYRET:

Polis dün tek bir günde üç kişiyi Ercan’dan yasal sınırın üstünde para çıkarırken yakaladı. Yani bu iş tıkır tıkır işliyor. Polisin mücadelesiyle yakalanan, kaçan paranın kaçta kaçı acaba? Boş verin kafa yormayın. Hükümetimiz bu işe çare  buldu. Kumar paraları yakında serbestçe yurt dışına çıkabilecek. Hangisi doğruydu? Bugüne kadar yapılan mı, yoksa planlanan mı? Yoksa, madem önleyemiyoruz, bırakalım geçsin mi?

ZİRVEDEKİLER

Sami Özuslu: “Neden böyle oldu, neden bozuldu bu topraklar? Niçin kaçtı huzuru ve ağız tadı bu ülke insanının? Memleketi MOBESE’lerle doldurmak, yeni hapishaneler açmak, polis ve yargıç sayısını artırmak mıdır çözümü? Yoksa muhaceret ve nüfus politikaları mıdır asıl püf noktası?
Cevap bellidir de siyaset nerede, o belli değil işte!…”.

DİPTEKİLER

Güler misin Ağlar mısın: Hastanelerimizin durumu ortada. Bırakın doktor bulmayı, hastalar ilaç bulmakta zorlanıyor. Hepsinin başı maddi sıkıntı biliyoruz. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sucuoğlu, genel sağlık sigortasıyla “hastaların, hastahane ve doktor seçebileceklerinden” dem vuruyor. 20 yıldan fazladır bize yutturulan bir vaad. Hep umutla bekledik ama, özellikle de bu dönemde gerçekleştirileceğine inanasım gelmiyor. Merak ediyorum, ilaç için, aşı için para bulamayan devlet, genel sağlık sigortasının maliyetini nasıl karşılayacak?

 

 









Başa dön tuşu