Poli

‘Düşmanın’ Dilini Konuşmak


 

Mete Hatay
Mete Hatay

Geçen hafta sonu Bedis plajında tanıştığım bir Karadeniz göçmeni vatandaş Uzuntarla köyünden geldiğini söyleyince, ona köyünün eski isminin Alisinos olduğunu hatırlatınca, hayretle yüzüme bakmış ve Rumca bildiğini itiraf edeceği bir sohbete girmişti.

Bu beyefendiye göre Kıbrıs’a çocuk yaşta geldiklerinde kendilerinin konuştukları dilin Lazca olduğunu sandığını fakat arkadaşları ona Lazca bir türkü dinletince konuştuğu dilin o dille alakası olmadığını anladığını ve Aysergi’ye taşınınca da oradaki Kıbrıslı Türklerin konuştuğu Rumcayı duyunca kendi dilinin de Rumca olduğunu anlattı bana. Bunun üzerine üç yıl önce Gazete 360’ta yayımladığım şu makalem geldi aklıma. Onu bu hafta Poli’de tekrar sizlerle paylaşmak istedim. Dilin traji-komik kullanımlarını gösteren bir çalışma:

Sanırım 1995 yılıydı. O tarihlerde bir otelde müdür muavini olarak çalışıyordum. İşler fena gitmiyordu, yükselen iş gücü ihtiyacını gidermek için, OTEM mezunu altı genci işe almıştık. Elemanların yarısına yakını Karpaz bölgesinden geliyordu. İçlerinden sarışın olan bir tanesi 1974 yılından sonra oralara yerleştirilmiş Karadeniz kökenli bir aileden gelen çok çalışkan bir gençti.

O yıllarda iyice azıtmış olan Türkiyeli/Kıbrıslı tartışmaları otele de ulaşmaya başlamıştı. İş yerinin sendika başkanı TC kökenli olmasına rağmen çalışanların çoğu Kıbrıs asıllıydı. Otelin personel ihtiyacı genellikle dönemin oldukça kaliteli otelcilik okulu olan OTEM mezunu gençlerle karşılanıyordu. 1990’larla birlikte, OTEM’de okuyanların çoğunluğunu ise Kıbrıs’ın fakir bölgelerinden gelen TC kökenli gençler oluşturmaya başlamıştı.

İşte böylesi bir ortamda, kafeteryada çalışan güney göçmeni büfeci bir amcamız da Türkiyeli/ Kıbrıslı tartışmalarından etkilenmiş ve giderek artan bir sertlikle otelde çalışan kimi Türkiyeli çocuklara sataşmak suretiyle bu kervana katılmış, kafeteryada çalışmaya başlayan sarışın genç delikanlı da bu saldırılardan nasibini almıştı. Öyle ki, genç delikanlı ne zaman siparişlerini almaya gelse, büfeci onun arkasından duyabileceği bir şekilde Rumca ağır laflar ediyor ve aklınca onu anlayamadığı bir dilde aşağılıyordu.

Büfeci Rumcayı, çocukla kendi arasındaki farklılığın sınırlarını çizmek için kullanıyordu ve bunu yaparak bir bakıma delikanlının onun tahakkümü altındaki mekâna olan aidiyetini sorgulatmaya çalışıyordu.

Bir gün genç adam boş fincanları büfeye getirmiş bir yandan da kahve siparişini verirken büfedeki amcamız her zamanki gibi yine Rumca söylenmeye başlamış, ancak bu kadarla yetinmeyerek delikanlının annesini de kapsayan bir ağır küfür patlatacaktı. İşte o an olanlar oldu. Pek uzak olmayan ofisimden kırılan bir şeyin gürültüsünü duydum. Hemen kafeteryaya koştum. Bir de ne göreyim, sarışın delikanlı mükemmel bir Yunanca ile büfeci amcayı haşlıyordu.

Genç delikanlının, hiç beklenmedik bir şekilde kendisinden daha iyi Rumca konuşması karşısında şaşkınlıktan dona kalmış büfeci ise elindeki bardakları yere düşürmüş, hayretle yüzüne bakıyordu. Bu olaydan sonra Kıbrıs’a getirtilmiş ve yerleştirilmiş birçok Karadenizlinin anadilinin Yunancanın bir lehçesi olan Romeika olduğunu öğrenecektim.

Kimilerinin ise Rumlarla birlikte aynı köye yerleştirilmelerinden dolayı, halihazırda bildikleri Romeika haricinde, belki onun sağladığı kolaylıkla, kısa sürede Kıbrıs Rumcasını öğrendiklerine de tanık olacaktım. Bu arada sohbet ettiğim bazı Karadenizliler de, uzun yıllar Rumca konuştuklarını Kıbrıslı Türklerden ve diğer Türkiye göçmenlerinden saklamaya çalıştıklarını ve çoğunlukla yabancılara konuştukları dilin Lazca olduğunu söylediklerini itiraf edeceklerdi.

İlginç bir başka gözlem ise, iktidara yakın milliyetçi çevrelerden ilk dönemlerde ana dillerini saklamaya çalışan bazı Karadenizlilerin, sonrasında, aşırı milliyetçi partilerin ön saflarını tutmaktan geri kalmayacaklarıydı. Bu arada aynı bölgeden göç etmiş ve İstanbul’a yerleşmiş olan Turgut Çiloğlu Maçka’daki çocukluğunu anlattığı bir makalesinde şöyle soruyordu: “Köyümüzde, Maçka’da herkes başka bir dil konuşuyordu; annem ve babam İstanbul’daki evimizde gizli bir şey konuşacakları zaman bu dili konuşuyordu, aşinaydım ve Rumca olduğunu söylemişti babam. Okulda öğrendiğime göre en büyük düşmanlarımızdandı ”Rumlar”, ee niye onların dilini konuşuyordu ailem, akrabalarım ve bütün Maçkalılar?”

Yıllarca birçok Karadenizli, utangaç bir şekilde artık “düşman” kategorisine alınmış anadillerini saklamak zorunda kalmıştı, kamusal alandan. Bir sebep de buna, 1930’larla birlikte Türkiye’de , yoğun bir dil kampanyasının yaşanmış olması, bu kampanyada dillendirilen “Türkçe konuş” buyruğunun, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ulaşmasıydı.

Bu kadar da kalınmayacaktı, konuşulan dil haricinde binlerce yer ismi de Türkleştirilecekti.

Kürtçe, Zazaca, Karadeniz Romekiacası, Lazca , Boşnakça, Arnavutça, Pomakça, Çerkezce, Abazaca, Çeçence öğretilmesi yasaklanacak ve bu diller evlere hapis olunacaktı. İlginçtir, aynı çelişkiyi ana dili Rumca olan bazı Dillirga göçmeni arkadaşlarımdan da

dinlemiştim. 1963 yılından sonra, Rum paramiliter saldırılarından kaçan birçok Kıbrıslı Türk,

TMT kontrolündeki gettolara sığınmıştı. Bu bölgeler, özellikle 1963’ten sonra, 1950’lerde şiddete yönelen Yunan milliyetçiliğine karşı sert bir tonla kurgulanmış Türk milliyetçiliğinin kalelerine dönüşmüştü. O kadar ki,Yunan kültürünü anımsatan veya temsil eden her şey yasaklanmıştı bu tür mekânlarda. Buna anadil de dahildi.

Luricinalı bir arkadaşım, çocukluğunu anlattığı anılarında, sığındıkları Luricina köyünde, Rumca konuşanlara para cezası uygulandığını yazmıştı. Dillirgalı bir arkadaşım, Rumcanın yasaklanmasından dolayı kendisinin Rumca öğrenemediğini ve Rumcadan başka bir dil konuşamayan nenesiyle hep annesinin aracılığıyla anlaşabildiğini anlatmıştı. Birçok aile ocağı bu dönemde sessizleştirilmişti. Bu tür aileler için adeta nesiller arası iletişim kopmuştu sanki. Mehmet Yaşın’ın deyimiyle bazılarının anadili, üvey ana diline dönüşmüştü.

Bu arada, ‘düşmanının’ dilini konuşan ve 1974 yılından sonra Kıbrıs’a yerleşmiş olan başka bir topluluk daha vardı. Ancak bunlar Kuzey’e değil Güney’e getirtilmişlerdi. Sovyetlerin çökmesinden sonra, 20,000 kadar Pontus Rum’u -ki birçoğu Rusya ve Gürcistan’da yaşamaktaydı- Yunanistan’a sığınmış ve dönemin Yunanistan Başbakanı Simitis’in de teşvikiyle Kıbrıs’a yerleştirilmişlerdi.

Adanın muhtelif yerlerine yerleştirilen bu insanlar ilk başlarda coşkuyla kucaklanmışlar, Sovyetlerde rehine kalmış ve yaklaşık bir asır boyunca kimliklerini muhafaza edebilmiş Yunanlı kardeşler olarak karşılanmışlardı. Birçoğuna adaya gelir gelmez Yunan veya Kıbrıs pasaportları verilmişti. Baf’ta ticaretle uğraşan dostum Andrea Karacas ile yaptığım bir sohbette, Andrea, Kıbrıslı Rumların gelen bu insanlarla kısa bir dönem sonra büyük sorunlar yaşamaya başladıklarını anlatmıştı.

Onların ne Yunanlıya benzediğini ne de Kıbrıslıları andırdığını iddia etmiş, hatta bu kitlenin belki de “gizli Türk” olabilecekleri ihtimalini bile dillendirmişti. O dönemde, hatırladığım kadarıyla Cyprus Mail gazetesinde polislerin, bir akşam Baf’ta yaşayan bazı Pontuslu gençleri kuytu bir plaja zorla sürükleyerek, gerçekten Hristiyan olup olmadıklarını, sünnetli olup olmadıklarını kontrol etmek suretiyle anlamaya çalıştıkları haberi yer almıştı. Evlerinde Türkçe kanalları seyreden, birçoğu Trabzonspor taraftarı olan, ve en önemlisi anadil olarak, Türkçe yani sözde ‘düşmanın’ dilini konuşan ve bazı adet ve göreneklerini taşıyan bu insanlar kısa bir sürede birçok Kıbrıslı Rum’un öfkesini çekmişlerdi.

2003 yılında kapıların açılması ise bu tip insan toplulukların rahatlamasına bir nebze olsun yardımcı oldu. Kuzey’de artık, uzun süre Rumca konuştuğunu gizleyen veya ön plana çıkartmayan bir sürü Karadenizli asıllı kişi, Rumların kuzeyi ziyaretleri sırasında Rumca bilmeyen ve aynı köyde yaşayan birçok Kıbrıslı Türk’ün gönüllü tercümanları olarak sahne aldı.

Dönemin Müftüsü Yusuf Suiçmez’in Rumcası karşısında hayretler içerisinde kalmış birçok Rum gazeteciye ise defalarca bizzat ben şahit oldum. Aynı şekilde Rumca bilmeyen ve birçok Kıbrıslı Türk’ün veya Kuzeyi ziyarete gelen yüzlerce Rumun tercümanlığını yapan Pontuslu Rumların yardımcı olabilmek için sevimli lehçeleriyle nasıl Türkçe konuştuklarını da hiç unutmadım. ‘Düşmanın’ dilinin birkaç hafta içerisinde yakınlaşma yönünde nasıl önemli bir enstrüman halini aldığını da yine doğrudan gözlemledim.

Artık Türkçe konuşan Ortodokslar Güney haricinde gidebilecekleri bir yer bulmanın sevincini yaşıyorlardı ve diğer Kıbrıslıları tanıma fırsatına da kavuşmuşlardı. Rumca konuşan Müslüman Karadenizliler ise o dönemde iyice gündemi işgal etmiş olan Barış sürecine, uzun zamandır bastırmak zorunda kaldıkları anadillerini kullanarak katılmışlar ve Kıbrıs’taki varlıklarına bir nebze olsun güç ve meşruiyet katmaya çalışmışlardı. Birçok Rum tarafından Türkiye’ye gönderilmesi gereken yerleşikler olarak görülen Karadeniz asıllı vatandaşların imajının, öyle ya da böyle, zaman içerisinde değiştiğini gözlemleyen birisiyim.

Doğrudur, bu negatif görüş tamamen ortadan kalkmamıştır, ancak diyebilirim ki onlarla karşılaşmakta olan birçok Rum, kendi dillerini konuşan bu topluluğa karşı biraz daha müsamahakâr bir tavır gösterebileceklerinin sinyallerini vermektedir. Rumca konuşan birçok Kıbrıslı Türk ve Türkçe konuşan birçok Kıbrıslı Rum veya Ermeni ise uzun zaman önce yasaklanmış bu dilleri tekrardan kullanmanın getirdiği öz güvenle ön plana çıkmakta ve yıllar boyunca Rumca veya Türkçe öğretmekten kaçındıkları çocuklarının dershanelere baş vurarak, Rumca veya Türkçe öğrenmeye çalışmalarını acı bir tebessümle izlemektedirler.


Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı