Köşe Yazarları

Gelecek Kuşaklar Bizi Azarlayacaklar








Bu yazı 8 Ocak Cumartesi günü Politis gazetesinde yayımlanan Yiorgos (George) Kumullis’in makalesidir. Dostum Kumullis’in yazısına ekleyeceğim tek nokta şudur: Rumlar Enosis’te ısrar etmeselerdi Kıbrıs sorunu olmayacaktı. Kıbrıslı Türkler, Enosis’e karşı çıkmasalardı Kıbrıs sorunu gene olmayacaktı.




XXXXX



2023 yılında yapılacak olan [cumhurbaşkanlığı-BA] seçimleri, Kıbrıs sorununun nasıl çözüleceği konusunun hâkim olduğu bir önceki seçimlerden çok farklı olacaktır. Gerçekçi olmamız gerekirse, seçilecek olan yeni Cumhurbaşkanı, Kıbrıs sorununu çözmekten çok, Taksim konusunu görüşmek zorunda kalacaktır. Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türk liderlerinin ileri sürdükleri iki devletli çözüm kararının nihai ve geri döndürülemez olduğunu anlamayanlar ancak saf insanlardır. Kıbrıs sorununun tek devletli mi yoksa iki toplumlu, iki kesimli federasyon mu olacağı tartışmaları akademik konular olarak kalacaktır. Madem ki Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türklerin sadece iki devletli bir çözümü tartışacakları yönündeki açıklamalarıyla, bu “ikilem” zora sokulmuştur. Makariyos’un stoavari bir edayla duyurduğu uzun vadeli mücadele, zamanla bir fırtınaya dönüştü ve ne yazık ki, Kıbrıs’ın fiilen taksimiyle ve geleceğinden endişe eden bir toplumun varlığıyla sonuçlandı.

Aynı derecede trajik olan bir husus da Kıbrıs’taki egemen çevrelerin Medyada sistematik çalışmaları sonucu ulusal davamızın olduğu yerde bulunmasının tek sorumlusunun sadece ve yalnız Türkiye’nin uzlaşmazlığı olduğu yönünde ortalama Kıbrıslıyı inandırmış olmalarıdır. “Kıbrıs sorununun çözümünün anahtarı Türkiye’dedir” ifadesini defalarca hem radyolardan duyduk hem de gazetelerde okuduk. Öte yandan İki toplumlu, iki kesimli Federasyonu savunan kişiler düzen sözcüleri tarafından taciz ediliyor ve “herhangi bir çözümün destekçileri” olarak tanıtılıyorlar. Crans Montana’daki görüşmelerin akamete uğraması nedeniyle eski Meclis Başkanı Dimitris Silluris’in yaptığı açıklama belirleyicidir: “Bu sonuç %100 Türkiye’nin sorumluluğudur. Bu tartışma kaldırmaz. Yeter ki tartışanlar Helen olsun”. (Bak: Politis, 13.07.2017)

Enosis

Bir siyasi analist, Silluris’in açıklamasını gülünç olarak nitelendirebilir. Ne var ki ortalama bir Kıbrıslı üzerinde yaptığı etkiyi küçümseyemez. Her halükârda Silluris’in bu tanımı, bir kişinin Helen olması için şartsa, o zaman kesin bir dille belirteyim ki en azından ben bunu satın almıyorum.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden günümüze kadar Kıbrıs sorununa sunulan çözüm önerilerinin tümü incelenirse Kıbrıslı Rumların Türk uzlaşmazlığı ile ilgili ishal edici mitleri yerle yeksan olur. Acı gerçek budur. Bu vesileyle Riğas Fereos’un [Riğas Velestinlis olarak da bilinir-BA] bir özdeyişine değinmek istiyorum: “Her kim ki özgürce uzun uzun düşünür, iyi düşünür.” Bunu tekrarlamak zorunda kalıyorum çünkü, ne yazık ki, Kıbrıs’ta serbest muhakeme hala tabudur ve yanlış anlaşılıyor. Ezcümle, araştırmamız, Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türklerin aksine Kıbrıs Rum tarafı tüm önerileri reddetmiştir. Tek istisna Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açan Zürih antlaşmasıdır. O cumhuriyet ki onu yıkmak için var gücümüzle uğraştık.

Uluslar arası hukuku ve Birleşmiş Milletler’in ilgili kararlarını çiğneyerek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kışkırtan ve onun aleyhinde yasadışı hareketlerde bulunan Türkiye’nin uluslar arası alanda neden suçlanmadığı ve Kıbrıslı Rumların bu alanda neden inandırıcı olmadığı ve hiçbir güvenirliliği olmaması bizi hiç rahatsız etti mi?

2004 yılındaki “kahraman Hayır” oyumuzdan ve Crans Montana görüşmelerini terk edişimizden sonra Kıbrıs’ta çözümü istemeyen tarafın Kıbrıs Rum tarafı olduğuna inanan bir uluslar arası kamuoyunun oluşması bizi hiç rahatsız etti mi?

1968 yılında başlayan ve yarım yüzyıldan fazla bir süre devam eden ama hiçbir sonuç alınamayan görüşmelerden sonra yabancı diplomatların, yeni bir çözüm alternatifi olarak iki egemen devletten oluşan konfederasyon tezinin müzakere masasına sunulmasının doğal olacağı sonucuna varmış olmaları bizi hiç rahatsız etti mi?

Enosis

Öte yandan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Crans Montana görüşmelerinden sonra yayınladığı raporda çözüm için tarihi bir fırsatın kaçırılmasında Cumhurbaşkanı’nı ortak sorumlu olarak tanımlarken aynı raporda yapıcı tavrından dolayı Türkiye’yi övüyor olması bizleri hiç rahatsız etti mi?

Anastasiadis, Birleşmiş Milletler’in Crans Montana ile ilgili raporundaki içeriği değiştirmek için o zaman veya daha sonra niçin hiçbir girişimde bulunmadı?

Crans Montana’da müzakereleri kendisi torpillemiş olmasına rağmen neden şimdi görüşmelerin kaldığı yerden tekrar başlaması için önüne gelene yalvarıyor?

Emin olmak adına Kıbrıslı Türklerin KABUL ETTİĞİ, buna karşılık bizim REDDETTİĞİMİZ çözüm önerilerini sıralıyorum:

  • 1947-48 Toplantıları
  • Radcliffe Anayasası 1956
  • Kliridis – Denktaş Anlaşmaları 1974
  • Amerikan – Kanada Planı 1978
  • De Cuéllar Önerileri 1985
  • De Cuéllar’ın Birinci Planı 1986
  • Gali Fikirler Dizisi 1993
  • Annan Planı 2004
  • Guterres Çerçevesi 2017

Hal böyle olunca tarih, çözümün anahtarı Ankara’dadır savını yalanlamış oluyor. O sav ki politikacılarımızın işine çok yarıyor çünkü yaptıkları hataları affettirmiş oluyor. Kıbrıs Cumhuriyeti varlığını sürdürdüğü sürece egemen çevreler herhangi bir çözüm planını reddedeceklerdir. Hiçbir plan egemen çevrelerin vazgeçilmez önkoşul olarak gördükleri yönetimde engelsiz hakimiyeti kendilerine garanti etmesine olanak yoktur. Bu nedenle, en sonunda, siyasi eşitlik yüzünden müzakereler tökezliyor.

 





Başa dön tuşu