Köşe Yazarları

Barbarlık ve ırkçılık


Son zamanlarda  ülkemizde “ırkçılık” tartışmaları yaygınlaştığı için merakımı mucip oldu: Irkçılık nasıl ve kimlerle başladı?

Fransız devriminden sonra kurulan “milli devletler”in ırkçılığı körüklediğini biliyoruz. Burjuva sınıfı, ürettiği malları dış rekabet olmadan, rahat satabilmek amacıyla  milli devleti var gücüyle destekledi. Bu amaç için kendilerine efsanelerden tarih ürettiler.

İyi de Fransız devriminden önce “ırkçılık” yok muydu? Elbette vardı. Yanılmış olabilirim ama benim yaptığım araştırmada elde ettiğim sonuca göre, bir ideoloji olarak ırkçılık, “barbar” kelimesiyle başlamıştır.

Kentleşme ile başlattığımız uygarlık, iş bölümü yanısıra kölelik kurumunu da ortaya çıkardı. Gücünüz yeterse ve işinizi yaptırmak için insana ihtiyacınız varsa atılır komşularınızı esir alır getirir ve onları köle olarak çalıştırırdınız.

Demokrasi kelimesini borçlu olduğumuz Atinalıların en şaşaalı dönemlerinde bile demokrasiden veya bireysel özgürlükten söz ederlerken aslında Atina nüfusunun dörtte birinden bahsediyorlardı. Nüfusun yarısı kölelerden kalanların yarısı da kadınlardan oluşuyordu ama kölelerin ve kadınların seçme ve seçilme hakları yoktu.

“Varvaros” (barbar) kelimesine Miken uygarlığından kalma tabletlerde rastlanır. Günümüzden 3600-3700 yıl önce kullanılmaya başlayan kelimenin anlamı, tahminlere göre, “bizim dilimizi bilmeyen ve bar-bar eden insanlar” anlamında kullanılıyordu.

Zamanla Elenler güçlendikçe ve özellikle de Pers savaşlarını kazandıktan sonra bu kelime kendilerinden olmayanları horlamak amacıyla kullanılmaya başlandı. Hatta bu amaç için “Pas mi Ellin varvaros” (Helen değilsen barbarsın) özdeyişi kullanılmaya başlandı. Yani bizden değilsen medeni değilsin, vahşisin, kırıcısın, ilkel ve kaba saba birisin.

Bu ifade biçimi tipik bir ırkçı ideolojinin temel taşlarını oluşturur. İlkokuldan başlayarak “Pas mi Ellin varvaros” düsturu ile eğitilen Rumların bu denli ırkçı olmalarına şaşmamalı. Üzüm üzüme bakarak karardığına göre bizim de onlardan geri kaldığımız söylenemez.

Irkçı olmaya ırkçıyız ancak son zamanlarda bir bardak suda kopartılan ırkçılık fırtınası, öküz altında buzağı aramaktan başka bir işe yaramıyor. Türk tarafında Afrika gazetesi logosunda maymun bulundurmaktan, Rum tarafında da “Laikon Kafekoption” (Halk Kurukahvecisi) ambleminde bir tepsi içindeki kahve fincanını siyah bir adama taşıttığı gerekçesiyle ikisi de ırkçılıkla suçlandı.

Herhangi bir sembolün bize ne düşündürdüğü veya neler hissettirdiği önemli değil. Önemli olan mağdur durumunda olan kişiye neler hissettirdiğidir. Meselâ, biri bana muz atsa hiç umurumda olmaz. Eğilir muzu alır, atana teşekkür eder, onu soyar ve afiyetle yerim. Ne var ki Avrupa statlarında arada sırada gördüğümüz gibi Afrikalı futbolculara muz atıldığı zaman Afrikalılar çıldırır, bağlanmak için ip ararlar. Onlar olayı “Sen zaten insan değil, bir maymunsun. Al sana bir muz da ye” olarak algılarlar.

Dolayısıyla bir siyahın olayı nasıl algıladığına kulak verip onu anlamaya çalışmak gerekir. İnsaniyet böyle gerektirir. Anladığım kadarıyla Şener Levent de öyle yaptı ve ortada öyle bir kasıt olmasa bile algının incitici olması nedeniyle gazetesinin logosundaki maymunu kaldırdı. Olayın burada kapanması gerekirdi. Şener’den özür dilemek talebinde bulunmak yerine ona teşekkür edilmeliydi. Ondan özür dilemesini talep etmek , “Ben ırkçıydım ama hatamı anladım, artık ırkçı değilim” demesini beklemek gibidir.

Afrika’nın logosuna maymunu yerleştirirken “ırkçı amaçlar” güdülmediğinden emin olduğum gibi Laikon Kafekoption’un amblemine konulan siyah adam da oraya kötü amaçla kazındığını sanmıyorum.

Rum tarafında iki tane büyük kahve firması vardır: “Laikon Kafekoption” solcuların, “Haralambus” ise sağcıların kahvesidir. Birini bulunduran çoğunlukla ötekini bulundurmaz.

Laikon Kafekoption 1948 yılında kurldu. Kurucu 6 ortağın hepsi de AKEL üyesiydi. Bu nedenle AKEL’in kahvesi olarak da bilinir. Bir yerlerde kurucularından birinin Türk olduğunu okumuştum. Ne var ki adamın adı yazılmamıştı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında kahve ithalatının kısıtlı olması nedeniyle, ayrıca savaşı fırsat bilip kısa yoldan zengin olmak isteyen bazı kurukahveciler, kahve çekirdekleri arasına kavrulmuş nohut ve bakla karıştırıp öğütüyor ve piyasaya sürüyorlardı. Bu sayede Kıbrıslılara kahve niyetine epey bakla ve nohut suyu içirmiş oldular. Çocukluk yıllarımda evde misafirlerle kahve içildiği sırada içtikleri şeyin kaçta kaçının bakla suyu olduğu yönünde insanların şakalaştığını anımsıyorum.

Laikon Kafekoption işe girişirken Kıbrıslılara Brezilya’dan ithal edilen saf kahve içireceklerine dair söz verdiler. Bu mesajı, amblemlerine resmettirdikleri Brezilyalı siyah adamla da  perçinlemek istediler. İlla ve lâkin ne denli masum niyetlerle yola çıkılmış olsa da George Floyd fırtınasının estiği bu günlerde bu amlemin neleri sembolize ettiğini bir Afrikalıya sormak gerekir.

Afrika gazetesiyle ilgili en trajikomik durum, ırkçı bazı kişilerin Şener’i veya Afrika gazetesini ırkçılıkla suçlamaya kalkışmalarıdır. Şener’in çok değil, birkaç yazısını okuyan biri onun ırkçı biri olamayacağını hemen anlar. Avrupa gazetesinin Afrika’ya nasıl dönüştüğünü, gazete mefruşatının ve bilgisayarlarının niye kamyona yüklenip taşındığını, Şener’in kaç defa yargıçların huzuruna çıktığını, bazı insanların gazeteyi niye taşladıklarını, Şener’in niye hapse atıldığını bilmeye gerek yoktur.

Afrika’yı beğenmeyebiliriz ama ona lütfen saygıda kusur etmeyelim.


Etiketler

Benzer Haberler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı