Köşe Yazarları

VAZİYETLERİMİZ  VE (İKİ KONU İKİ SORUN)






“Zuhurat” Arapça sözcüktür. “Zuhur” etmekten gelir. Karşılığında tam tamına örtüşeceği Türkçe “kelimesi” yoktur. En kabadayısından Türkçe ifadesi “ansızın ortaya çıkan olay” gibi cümlelerle ifade edilebilir.




Mesela pandemi de beklenmedik bir dönemde “zuhur” etmiş “zuhuratlardandır” ki  bu kez dünya insanlığını taktı peşine!                                                ***



KIBRIS TÜRK HALKI işte “zuhurat” denilen yani  “hesapta olmadığı halde ani olarak  ortaya çıkan bu tip “sürprizli” bazen “heyecanlı” yada “korkulu” veya “dayatmalı acıtmalı”   olaylarla birlikte  yaşamaktadır.

Dolayısıyla ne yaptığı “plan programları” tutmaktadır ne de “istikrarı” yakalayabilmektedir..

TUTUN  ki şarkıda söylendiğince “kapılmış gitmektedir bahtının rüzgârlarında…”

Ki bu kapsamın içinde siyasi sorunu da vardır Rum’un sürdürüp götürdüğü… Ekonomisi ve maliyesi de vardır Türkiye’nin himmeti oranında…

***

DOĞRUSU yarım asır sonra kendi yurdumuzda ve “devlet” iddiamızda böylesi dogmatik bir “kaderciliğe” mahkûm toplum olmak sadece talihsizliktir..

Nitekim şimdilerde bir yandan tırnak kadar  sorumlusu olmadığımız “pandemiyi” savmaya çalışırken, bir yandan da esiri durumuna getirildiğimiz siyasi ve ekonomik ambargoların kıskacında çırpınmaktayız.            Ve çırpındıkça da batmaktayız çünkü henüz bu ülkede “Devletimizin inisiyatifi ve sahipliğinde “bizimdir, bizim eserimiz, malımızdır” diyeceğimiz her hangi bir “varlığı” telaffuz edemiyoruz..

ÜSTELİK geleceklere de “hedefi ile menzili belirli” plan programlarla yürüyemiyoruz çünkü görünürde ne ulaşılacak bir hedef vardır ne de kaç zaman daha yürümek zorunda kalacağımız bir menzil..

Dünkü yazımda da vurguladığımca “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete!”                                                      ***

HAYIR!.. Felaket tellallığı yapmıyorum.  Yapmış olsam da fark etmez çünkü o “felaket” dediğimizin zıddı ve olumlusu olması gereken “refah ve saadete” de ulaşamadık…                                                      Talihle kadere havale ettiğimiz bir süreci yaşarken (eğer son söz olacaksa) Rum-Yunan ikilisinin siyasi ve ekonomik kumpasına kurban gittik ki her yıl seçim yapıp devletimizi yönetmesi için bir yeni hükümet kurduğumuz halde, tutun ki  bir avuca sığan kendi vatanımızı bile “bayındır ve mamur” yapamadık.                                                  ŞÖYLE Kİ  gelecekte gelirler yönünden sektörel bazda büyük umut bağladığımız  “turizmimizi” bile henüz gazinolarla  kumarhaneler düzeyinden çekip çıkarıp kurtaramadık!

Kurtaramadık ki “Tarihi eserlerimize” sahip çıkalım..

Temizlik tertip sorununu halledelim!

Ulaşımı, yanı sıra imar iskân sorununu çözelim.. Nitekim:                                                                               ***

PEK ÇOK SORUNLARIMIZ yanı sıra ivedilikle iki büyük sorunu bugünden çözmek zorundayız.                                                   Birisi, sadece turizme bağlı değil, “tarihe ve medeniyetler kültürlerini” de kapsamına alan “eski eserler,” diğeri de adada telef olmadan sürdürüp götürdüğümüzün en büyük “varlık” nedenimiz olan “su sorunudur…”

Bugün bu iki soruna “takılmak istiyorum:”

***

KISACA TAKILDIKLARIM: (ESKİ ESERLER VE SU SORUNU.)                                                    Son günlerde “zuhur” eden iki sorunu daha bir ciddiyetle konuşmaya başladık.

“ESKİ eserlerimizin” iyi korunamaması bir, suyu çok düşüncesizce harcamakta olduğumuz iki..”

Nitekim artık bu  sorunlarla ilgili seslendirmeler daha yüksek çıkmaktadırlar!.

MESELA eski eserlerimiz: Ve bu paranteze alınacak Mağusa’daki “eski eserler…”

(HENÜZ ne kadar doğru veya yanlış olduğunu bilemeyeceğim. Fakat “korunmaları” konusunda çok titiz davranılması gerektiğini bildiğim bazı “eski eser” nitelikli Venediklilerden kalma yapılar bir süredir yemeli içmeli meyhane havalarında lokantalar durumuna getirilmektedirler!)

SON tepki bilindiğince bizim “Şömineli Ev” bazılarının “Venedik Evi” dedikleri “eski eserle” yaşandı. Yani içkili lokanta haline getirildi..                                                                                                ***

ASLINDA bu eserle hemen hiç ilgilenilmediydi.  Geçmişte iyi bir restorasyon görmüş sonra kapısına kilit vurulup kaderine terk edilmişti.                                                 BİRİLERİ  kimden nasıl izin almışsa orayı lokanta yapıverdi ki benzeri olan ve halen çalıştırılan “Masonlar Kilisesi” de vardır bir başka “Venedik Sarayı” dedikleri eser  de..

Bu konuda “ilgili Bakanlığın” ilgili STÖ’leriyle  birlikte  yeni  kararlarlar almaları gerekiyor. Çünkü bazı eski eserler kullanılmaları halinde hem değerlendirilirler hem de yaşatılırlar. Son söz “uzmanlarınındır!”                                                                               ***                                   VE SU SORUNU: Türkiye’den  deniz altından borularla KKTC’e akıtılan suyun ne büyük bir nimet ve toplumsal  şansımız olduğunu zaman zaman düşünüp “şükürler olsun” der miyiz bilmiyorum.

FAKAT son dönemlerde aynen “eski eserlerin” kullanımlarındaki çeşitlilik içinde   “tarım suyu olarak da faydalanıldığı biliniyor.  Ki Mesarya ovasını da kat ederek Güzelyurt’tan Mağusa’ya kadar uzanan köylere dolayısıyla bazı tarım alanlarına su vererek Karpas’a kadar uzanır…

BENSE  geçmişte deniz altında patlayan boru nedeniyle bir süre susuz kaldığımızda nasıl paniğe kapıldığımızı hatırlıyorum ama.    Çünkü TC kaynaklı suyu harcamaya o kadar alışmıştık  ki bu kez de “susuzluk” yıllarımızı unuttuktu.                                                                   ***

BAKIN,  TC’de son yıllarda kuraklık nedeniyle  su kaynakları, göller, dolayısıyla hem içme hem de tarım alanında kullanılan sularda müthiş bir azalma yanı sıra,    bazılarının kuruması nedeniyle önümüzdeki yıllarda “susuzluk felaketlerinin” yaşanacağı haberleri veriliyor..

“KKTC’ye akıtılan su Antalya’nın Manavgat şelalesinden çıkıyor Anamur’a uzanan bir kolundan da deniz altından bize akıtılıyor.

Eğer bu akan sular azalır ya da kuraklık nedeniyle akmaz olurlarsa…

Düşünmesi bile  bizi titretmelidir.. Bu nedenle ne isterse olsun. Suyumuzu “akıllıca” ve “idareli” kullanmak zorundayız…

Artı her an devreye sokacak su kaynaklarımızla tesisleri de hep “alarmda bekletmeliyiz” ki su kesintilerini daha az zararlarla kapatabilelim…





Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu