Köşe Yazarları

SORUN İÇİNDE BÜYÜYEN SORUNLAR!







Türk ve Rum tarafları Cumhurbaşkanı seçiminden sonra müzakerelerin yeniden başlayacağını söylüyorlar.




Ancak “müzakerelerin” başlaması için yine “müzakerelerde” bulunmak gibi bir pürüz söz konusudur.  “Ön şart” pürüzü! Ki Annan ve Crans Montana’dan bu yana “ön şartlar” o kadar çoğaldı  ki  sadece “esasa” geçmek için bunların ortadan kaldırılması bile başlı başına büyük sorun haline geldi! Şöyle ki



İŞTE SORUNLAR: Doğu Akdeniz sorunu: Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgeleri.. sismik araştırmalar için çalışmaları.. Kıta sahanlığı sorunları.. Lozan anlaşmalarından kalma haklarla ihlalleri hatta Meis adası gibi kendi başına ayrı bir sorun haline geleni!..

Bir yenisi Türkiye ile Yunanistan’ın peş peşe navtex ilan ederek sık sık sıcak çatışma eşiğine gelmeleri!..

Daha bir bir yenisi Maraş’ın açılması. Bu açılıma bağlı olarak Rum Türk ve Yunanistan Türkiye ilişkilerinin gerilmesi. Ki bu gerilimin ortadan kaldırılması için taraflar arasında mutlaka müzakere edilmesi zorunluluğu var!

Ve en önemlisi Türk tarafının ön şartı olan  “siyasi eşitlik..” Müzakerelerin başlaması için KKTC’nin  siyasi eşitliğinin kabul edilmesi!.

CRANT Montana’da  siyasi eşitlik ötesinde bu sorunların hiç biri yoktu. Şimdi üstelik “siyasi ve askeri kriz haline gelmişlikleriyle hepsi de vardır!

Buna karşın taraflar seçimden sonra yine de ön “ön şartsız” masaya” oturabilirler mi?  Mümkün olsa da Ankara’nın “İstikşafi” dediği kapsamlı yada genişletilmiş müzakerelere ihtiyaç olacak ki bir kez daha tüm tarafları ayni masada toplamak gerekecek.

PEKALA  bir sonuç çıkacak mı?       Nasıl ki “ön şartsız” ve  “siyasi eşitliğimizle” Doğu Akdeniz’de hakkımız olan  hidrokarbon yataklarından yararlanma koşulumuz kabul edilmeden müzakerelere başlamak  mümkün görülmüyorsa, keza Türkiye ile Yunanistan arasındaki ihtilaflar giderilmeden böylesi bir karmaşa ve karşılıklı suçlamalar içinde müzakerelere başlamak masada kavga etmekten bir fayda sağlamayacaktır!

KISACA artık ortada salt bir Kıbrıs siyasi sorunu yoktur. “Kıbrıs odaklı sorunlar” vardır ve Fransa gibi uzaktaki ilgisiz yetkisiz ülkeler bile burunlarını bu sorunların içine sokmuşlardır!.

O HALDE? O halde artık Kuzey Türk devletini ekonomik yönden güçlendirip ayağa kaldırmak gerekecektir..

Bu da her iki yılda bir seçim yaparak, makamlar uğruna kavga ederek, Türkiye’ye çatarak, federasyoncular devletçiler diyerek bölük pörçük olmakla  başarılmaz!..

Ha, ille de “müzakere” deniyorsa öncelikle Rum’un önüne  şu  “ön şartlar” konulmalıdır:

Bir: Siyasi eşitliğimiz tanınacak.

İki: Maraş ötesinde kuzey’den ne toprak ne köy iadesi yapılmayacak.

Üç:TC’nin garantörlüğü devam edecek.

Dört: Bugünkü mevcut sınırlar kalıcılaştırılacak.

Beş: KKTC Rum tarafınca devlet olarak kabul edilecek federasyon Rum ve Türk Devletleri arasındaki anlaşmayla gerçekleşecek..

“ASLA olmaz”  deniyorsa:  Eee, verin Rum’a KKTC’nin bir yarısını, siyasi eşitlikten feragat edin, TC’nin garantörlüğünü de kaldırın gitsin.. Bunlar Rum’un istediklerinden bazıları.  Bunların karşılığında   da alın federasyonu!

***

ARTIK ÇOBANI BİLE TC’DEN GETİRİYORUZ!

Artık “çobanı” bile TC’den getiren bir ülke olduk! Üstelik getirtenin yanında bir süre çalıştıktan sonra, sürüsü olan bir başkası tarafından daha çok ücret verilerek kaçırtılıyor! Yani ne? Çobanlık altın değerinde oldu, kapış kapış!

Öte yandan bütün tarım sektörleri hükümetten “destek parası” bekliyorlar ki koronavirüs nedeniyle sıfırı bile tüketirlerken, yeniden sermayeyi toparlayabilsinler..

VE artık köylerimiz gübre kokmuyor.  Toprak kokusu da yok!

Artık meralarda sürüler görmüyorsunuz! Sabah daha güneş doğmadan ağıllarından sürü sürü  çıkan koyunlarla keçilerin melemeleri işitilmiyor!

Artık Köylerimiz memurların ikamet yerleri oldular.. Sabahları cicim bicim villamsı evlerinden arabalarıyla  çıkıyor, kentlerdeki devlet dairelerine gidiyor, akşamları köylerine dönüyorlar.

YANİ gitgide  üretimden kopuyoruz. Haliyle pahalı  ülke   oluyoruz. Fakat azalmalarına karşın daha çok kazanması gereken “üretici” sürekli kaybediyor.              Nitekim yıllar önce de “üreticinin  istismarını” önlemek için hem kooperatifçilik yeniden diriltildiydi hem de uğruna Bakanlık oluşturulduydu. Doğrusu bir yere kadar da yürütüldüydü ama şimdilerde üreticinin alın teri toprakta kururken, ürettikleri de  “aracılar, tefeciler” tarafından sömürülmekte!    Yani kazanan üretici değil! Üreticinin ürettiğini elinden ya beleş alan toptancı, aracıdır, çünkü kooperatifçiliği de toprağa gömdük!

ÖTE yandan Türk parasının Döviz karşısında sürekli değer yitirmesinden kaynaklı pahalılık ceptekini eldekini eritirken, yerine konacak “kalkınma” umutlarını  da götürüyor!

…BÜTÜN  seçim kampanyası boyunca adaylar anayasal yetkileri olmamasına karşın  birlik beraberlikten söz ettiler. Yeni sistemler, KKTC için yeniden yapılanmalar önerdiler… Yetki alanlarıyla sorumluluklarını aşmak pahasına “artık KKTC’de atılımların gelişmişliklerin yollarının açılması için çok çalışılmasından söz ettiler…

Bir süre sonra artık kaçınılmaz hale gelecek olan erken genel seçim  kampanyası da başlayacak ki  bu sözü edilen temenni ve tasavvurların  kat katını işiteceğiz!

FAKAT tıpkı Tatar hükümetinin ne yıllık ne 90 günlük planlarının tutmadığı, aksine yanına koronavirüs salgınının yarattığı iflasları da alarak kadük oldukları gerçekte, biline ki tüm vaatler  buharlaşıp hava olmaktadırlar!  Üstelik tek ekonomik umudumuz olan turizmi de beraberinde ayazlatarak!

DOLAYISIYLA bazen “Köşemden” yazarken utanıp  sıkılıyorum! Çünkü yazdıklarım belki  bir harup koçanının içindeki bir katrelik bal bile değildir ama neylersiniz ki memleketin tam halleridirler! Ki bin beterini diğer medya mensubu arkadaşlar  yazıp serzenişte bulunmaktadırlar..                                              Ama asıl olay bu da değil.  Siyasi partiler oluşumundan Meclis’te milletvekili olmak için adaylığa soyunmaya varıncaya kadar  haklarını  kullanan yurttaşlar,  her seçim arifesinde “neleri nasıl  başaracaklarının” sözlerini vererek seçmenlerden oy kaparozlarlar ama  sonuç asla vaat ettikleri   olmaz!

Nitekim artık çobanımızı bile Türkiye’den getiriyoruz! Fakat dünyanın en pahalı etiyle ürünlerini satın alırken, uğruna Rum’la cebelleştiğimiz topraklarımızı da kısırlığa terk ediyor, arızalı borular nedeniyle göletlerdeki sulardan bile faydalanmalarından  mahrum bırakıyoruz!

İlle de böyle olmak zorunda mıyız?









Başa dön tuşu