Büyük şairleri severim, onlardan sıkça söz etmeyi de… Tıpkı bu yazının başlığını esinlendiğim Kavafis gibilerini anmayı ve anlatmayı çok sevdiğim gibi. En sevdiğim yazılarım da...
Eskiler yazdığımız yazılara “fıkra” derlerdi. Yok, Nasreddin Hoca fıkrası değil tabii ki… Eskiden “köşe yazarlığı” diye bir şey yoktu. Ona “fıkra muharrirliği” denirdi, bunu kastediyorum....
Yaz geldi. Bunun ülkemiz için anlamı elektrik kesintileri ve orman yangınları demektir. Bir ülkenin kaderi belirli periyotlarla tekrarlanan meşum hadiselerden ibaret olabilir mi? Evet, olabiliyor....
Klasik bir pazar sabahı… KKTC’de gazete manşetlerini okuyorsunuz… Halen daha adına “matbuat” denebilecek bir şeyler kalmışsa tabii… Büyük bir hevesle, “bakalım memlekette neler olmuş?” diyorsunuz…...
Türkiye ile Yunanistan, siyam ikizi gibidir. Birçok açıdan birbirlerine çok benzer bu iki ülke. Ayrıştıkları noktalar, daha ziyade ulusal ve dini anlatıların temas ettiği noktalardır....
Arada kaçmak lazımdır. Çünkü sıkılırız. Bunun temelinde de insan olmamız yatar. Aslında ortada başka bir neden daha vardır: Anlaşılamamak, hatta anlaşılmamak… Sanki birileri tarafından organize...
Pis bir Babıali geleneğidir: Yazar, fıkrasında herhangi bir başka gazeteden söz edeceği esnada “bir refikimiz” deyip geçer… O zamanlar gazetelere ulaşım imkanı bugünkü gibi kolay...
Maalesef bu hataya çok sık düşüyoruz. Düşenlerimiz, neye “düştüklerini” anlayamıyorlar tabii, düşmenin tabii bir sonucu olarak. Elbette “malumatfuruşluk”la “yarı aydın”lık arasında gidip gelen bir toplumun...
Ülkemizde herhangi bir alanda eksiklik olmadığını iddia edebilmek, hakikaten yürek işidir. En vatanperver arkadaşlarımız dahi ülkemizin eksiklerinden ‘hayatiyetle’ bahsedebilirler. Ülkemizin üstüne lök diye çöken bürokratik...
Bazen aklıma böyle garip mi garip sorular takılıyor ya, sizden gizlimiz saklımız yok, paylaşıyoruz. Nereden geldiği ve nereye gideceği pek ‘meçhul’ sorular bunlar ama zarar...