Bazen aklıma böyle garip mi garip sorular takılıyor ya, sizden gizlimiz saklımız yok, paylaşıyoruz. Nereden geldiği ve nereye gideceği pek ‘meçhul’ sorular bunlar ama zarar yok! Ne de olsa sizi, yani bizi, yani bendenizi (bu kelimeyi de pek severim, hatta fıkrası da olacaktı, yazının sonunda anlatırım) düşünmeye itecek, eh, bundan iyisi Şam’da bitiveren kayısılarda dahi görülmemiştir!
Daha çok ‘içtimai’ ve siyasi vak’alar üzerine durduğumu biliyorsunuz. Bu soruyu da bu nedenle ortaya atıyorum: Necip Türk matbuatının siyam ikizi olan necip Kıbrıs Türk matbuatı ara ara bu ‘uyum meselesi’ne değinip duruyor… Neymiş efendim, “halkımız TC ile KKTC hükümetleri arasında ‘tam uyum’ ister, bundan dolayı da falanca adamın hükümette kalması mühim fakat filancanın kalmasına imkan yok” gibilerinden.
Bunun bir diğer çeşitlemesi de “şu parti iktidara gelirse sıkıntı olmaz ama öteki parti iktidara gelirse sıkıntı olur” şeklinde tezahür ediyor.
Neymiş o ‘sıkıntı’? Maaşlar ödenemezmiş. ‘Ankara’ para vermezmiş yani. (Eskiden kendi vatandaşına da vermezdi, sanki şimdi çok mu veriyor da bize ‘verecek’?)
Niye başka bir ülkenin hükümetinin bizim hükümetle ‘tam uyum’ içinde olması bu denli mühim? (Oralarda seçim yapılınca buralarda çılgınca eğlenenleri ya da hunharca üzülenleri de anlamak mümkün değil.)
Yani söz gelimi Fransa’da iktidara gelen kişinin De Gaulle’cü mü sosyal demokrat mı olduğu, bizi niçin ilgilendirsin ki? Bizim hükümet, onlarla niye hemfikir oluyor her konuda? ‘Halklar’ çok mu hemfikir de hükümetler böyle eksantrik hareketlere girişiliyor? Hadi diyelim öyle, madem ayrımız gayrımız yok, o halde biz niye ayrı bir ülkeyiz bre kardeşlik, ben anlamadım gitti vallahi… (Kasap çıraklığı yaptığım saatlerden arda kalanlarda bu hususu düşüneceğim.)
Ama bir yanlış var: Mezkur ülke Fransa değil (elbette!), Türkiye. İşbu yüzden, biz ayrı bir ülkeyiz ama ‘tam uyum’ çok önemli. (Bunu diyen bir de muhalif olunca yandı gülüm keten helva!)
Bu kafada olan insanlar yakında anayasayı şöyle değiştirecekler herhalde: “Madde 1: Ben her daim haklıyım… Madde 2: Benim haksız olduğum durumlarda birinci madde uygulanır…”
Tüm bunlardan sonra “niye memur maaşlarının ödenmesi bir ülke için başka bir ülkenin kaygılarını önceleyecek kadar mühim” diye sormanın da bir manası kalmıyor elbette. Çünkü biz, Türkiye’nin en berbat yanı olan ‘kırtasiyeciliği’ göğsümüze siper eylemiş bir ülkenin insanlarıyız. Ve tutarlı olmamız da -doğal olarak- beklenemez. Bu nedenle ‘onlar’ Gönyeli’nin belediye reisini “muhtemel cumhurbaşkanı” olarak görmüyorlar, böyle bir dertleri yok, hatta şimdiki başkanımızı bile pek tanımıyorlar.
Biz ise tam tersini yapıyoruz çünkü tutarsızız.
O halde benim gibi garip sorulara takılanlara gülüp geçmek ve bu tarz lakırdıları ciddiye almamak kalıyor. Alırsak nahoş ifadeler kullanmamız gerekebilir de ondan… O nedenle, bu yazıyı, size başta da söylediğim gibi bir fıkrayla bitireyim, hem de ‘politik’ bir fıkrayla:
Zamanın birinde SHP derler sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir parti varmış… Gülmeyin, fıkra daha yeni başlıyor.
Bu partinin de ‘solun doğal lideri’ olduğu ileri sürülen bir lideri varmış ama o liderin babası bir paşa imiş. Yani, asker. Yani, ‘elit’. (Hani var ya ‘asker-sivil aydınlar’, heh, onlardan işte…)
Neyse, devam edelim: Bu adamın adı Erdal’mış… Erdal Bey, o zamanlar adı Deniz olan pek hırslı bir delikanlı ile parti içi iktidar kavgası yaşıyormuş…
Günlerden bir gün, Erdal Bey, bir ziyaretinde ünlü ve başarılı bir tiyatrocu olan merhum Baykal Kent’le karşılaşmış… Baykal Bey, Erdal Bey’e elini uzattığında, kendini takdim ederken, “efendim, bendeniz Baykal!” deyivermiş…
Rivayet odur ki Erdal Bey bu lafı duyduktan sonra bayılayazmış.
Ben de bizim memlekete baktıkça bayılayazıyorum. Aha da, hem bayılıp hem yazıyorum işte.
































