“Kıbrıs siyasi sorunuyla ilgili hiç kimsenin kimseye kendi görüşünü dayatma hakkı yoktur” demiş olsam!
Çünkü bırakın Kıbrıs Türk halkının tüm ada üzerindeki hakkını… 45 yıllık kendi coğrafyası olan Kuzey’deki “vatanının” siyasi geleceği konusunda bile ulusal ilkesi yoktur! Ulusal ilkemiz yoksa peşin bir yargıyla söylüyorum, zaten içimizde yıkılmışız demektir. Bir gün faturasını ya yeniden “özgürlük egemenlik” diyerek kanların akacağı savaşla telafi edebileceğiz yada bir gün Kuzey’i Güney’e kaptıracağız… Neyse bu yargımız konumuzun dışında kalsın!..
GEÇEN hafta Kudret Özersay (tabi seçilmiş dışişleri Bakanı yetki ve görevinde) Kıbrıs’ta nasıl bir federal çözüm olması gerektiğini şöyle açıkladıydı:
“Kıbrıs’ta paylaşmaya dayalı federal ortaklık modeli denendi ve tüketildi! Şimdi işbirliğine dayalı bir ortaklık modeli denenmelidir…”
Daha çok “açılıma” ihtiyacı olan bu öneriye geçmeden önce bir soruna dikkat çekeyim.
Her halde liderlik dönemlerinden kalma bir “teamül” olmalıdır: Denktaş’tan sonra da kim cumhurbaşkanı seçildiyse, (mütekabiliyet esasında olmalı) kendini Rum Cumhurbaşkanı ile “tek müzakereci” yetkisinde masada buldu! Bu nedenle devletin seçilmiş bir başka yetkilisini baypas ederek kendi alanına sokmadı!
(Şimdi, tabi ki Denktaş “ulusal” nitelikli liderdi.. Kıbrıs Türk halkının davasını “ben sizin avukatınızım” diyerek sürdürüyordu. “Tek adamlığıyla siyasi tutumu” hem kabul görüyor hem de halk tarafından makbul karşılanıyordu..
Fakat sonra gelen Cumhurbaşkanları, ya Solda yada Sağda oynaşan içinden çıktıkları partileriyle yandaşları kadar “halkın lideri” olabildiler!
Nitekim “siyasi soruna yönelik görüşleri bağdaşmadığı için de “öteki partili” olan hiçbir Dışişleri Bakanını kendi “yetki alanları” içine sokmadılar.. Bu tutum, yazıma başlarken vurguladığım “toplum içinde sağlanması gereken konsensusun” da katili oldu diyebilirim…)
KONUYA dönüyorum: Özersay Kıbrıs Cumhuriyeti ile denenen “federal ortaklığın” artık iki halka giydirilmeye çalışılan bir çözüm şekli olamayacağını görüyor bir.. Yerine komşumuz Rum yönetimi ve halkı ile (her halde iki devlet arası ilişkilerde) işbirliğine dayalı çözüm yada anlaşmalar öneriyor iki…
Yani ne? Bugünkü “statükonun” kalıcılığıyla statüleşmesi!
ÇOK yazdık. Kuzey’de bir Türk devleti olduğunu artık Rum’un kabul edip tanıdığını ilan etmesi gerekir ki adada “işbirliğine dayalı iki devletli” bir çözüm olsun.
Adadaki bu çözüm TC ile Yunanistan’ı da yeni barış anlaşmalarıyla bir araya getirecek siyasi ortamı yaratabilir.. *********
KAMU GÖREVLİLERİ VE HATIRLADIKLARIM!
Devenin sevmediği diken burnunda bitermiş. Tabi ki KKTC, kangurunun kesesinde beslediği yavrusu gibi Türkiye’nin himmet ve inayetiyle yaşarken deve olamaz da “dikenlerden” hiç kurtulamadı!
Ki 1974’den beridir biz eskilerin “memuriyet” dediği “kamu görevlileri” sorunu tutun ki en dikenlisidir..
GÜNEY’de bu devlet kurumu nasıl çalışır bilmiyorum. Bilmiyorum da bir devrelerde mesleki terfim için “Amme Hizmetleri Komisyonunda” sözlü sınava katıldığımda, gazetecilik merakım depreşmiş, “hazır sizi bir arada bulmuşken bazı şeyleri sorayım” dedimdi de “olur mu öyle şey, biz sana soracağız” diye tepki göstermelerine karşın, yine de terfi ve tayinler için sınava çağrılanların ya Denktaş ya da Başbakan ve ilgili Bakan tarafından adlarının önlerine “olumlu işaretlerle olumsuz çarpı işaretlerinin” konduğu bir iki örnek pusulacık göstererek, “işte bizim yetkimiz bu kadardır” dedilerdi! Ya ne kadar diye sorduğumda, tut ki yüzde otuz falan..
Ya Rum tarafında dediğimde, orada durum da vahimmiş..
ZATEN “memuriyette sorunlar” yıllarca siyasi iktidarların parti ve partili oluşlara göre tepeden emirlerle yaptırdıkları atamalar nedeniyle oluştu!
Ki o dönemlerde “liyakat” lafı telafuz edilmiyordu! Devlet kademelerinde çalışan memurlar en tepedeki Cumhurbaşkanı Başbakan yada ilgili Bakanlara sığınır, tavassutları istenirdi!
Bu konuda büyük zılgıtı önceleri CTP’liler yerdi. (Sonra koalisyonlarla iktidara geldiklerinde onlar da ayni metotlarla çıkardılardı devlet görevlerinden dışlandıkları dönemlerin acısını!)
BİZ o dönemlerde de şuradan buradan işittiklerimizle diyorduk ki “hükümetler gelir gider. Kalıcı olan bürokrasidir. İngiltere’yi kral kraliçeler değil, sürekliliğiyle bürokrasi yönetir..”
Yani eğer “memuru “siyasi partilerin militanı” olarak kullanırsanız, insanları seçimlerde “siyasi misyonlarına” göre ve de vaatlerle tavlayarak “seçilirsem sen de kazanacaksın” formülüne bağlarsanız; çok olağan bir tecellide devlete değil; partisine, partilisine hizmet veren aslında “yönergeleri” de partisinden alan bir “kamu görevlileri” mekanizması oluşturursunuz. Çarpık ve verimsiz!..
ŞİMDİLERDE Kamu Görevlileri Yasa Tasarısına tepkiler gelmeye başladı. Hepsi de olumsuz! Bugüne dek “aman ne güzel oldu” diyen bir ilgiliye rastlamadım.. Hatta eğer bu haliyle yasalaştırılmak istenirse greve gidileceği tehditleri var! Kısaca galiba gene olmadı!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (KARUN GİBİ DEVLET!)
Yahu dedi Halil hoca, eskiden köylü çiftçi devletten bir kuruş almaz kendi yağı ile kendi ciğerini pişirir gül gibi de kazanır, bal gibi de yaşardı..
Şimdi çiftçisi hayvancısı, arıcısı balıkçısı, bahçecisi, seracısı… Devletten türlü çeşitli katkı, yardım, teşvik, kuraklık diyerek paraları cebellu ediyorlar ama memlekette üretim yine yetersiz! Ne demek bu? Üreticiler de “memurlaştı!”
































