Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

KIBRIS’TA ÜÇÜNCÜ MÜZAKERE EVRESİ

mahmut kanber

KIBRIS’TA ÜÇÜNCÜ MÜZAKERE EVRESİ

Yazı Dizisi III

Yapıcı Muğlaklık

Politis’in Hibrit Modeli Yeni Bir Diplomatik Arayışın İşareti mi?

Bir önceki yazıda, Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs’ta yürüttüğü yeni diplomatik yaklaşım Jeopolitik İhtiyaç Odaklı Diplomasi kavramı üzerinden değerlendirilmiş, Maria Angela Holigin’in yürüttüğü temasların yalnızca klasik bir arabuluculuk faaliyeti olarak okunamayacağı ortaya konulmuştu. Bu değerlendirme yeni bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

Kıbrıslı Rum kamuoyunda tartışılmaya başlanan hibrit model gerçekten yeni bir çözüm önerisini mi ifade ediyor?

Daha da önemlisi, bu tartışma uluslararası diplomasinin uzun yıllardır kullandığı bir yöntemin Kıbrıs’a yansıması olarak okunabilir mi?

Son günlerde Politis Gazetesi Direktörü Dionisis Dionisiutarafından kaleme alınan değerlendirmeler, bu soruların yeniden tartışılmasına neden oldu. Yazıda, federasyon yaklaşımını tamamen terk etmeyen, buna karşılık Türkiye’nin savunduğu egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü yaklaşımını da peşinen dışlamayan daha esnek bir müzakere çerçevesi üzerinde durulduğu ileri sürülüyor.

Bu değerlendirmelerin Birleşmiş Milletler’in resmî görüşünü temsil ettiği söylenemez. Aynı şekilde üzerinde uzlaşılmış bir müzakere metni olarak da değerlendirilemez. Buna rağmen siyaset bilimi açısından asıl dikkat çekici olan, ileri sürülen modelin doğruluğu değil, hangi diplomatik düşünce biçimini yansıtıyor olabileceğidir.

Tam bu noktada uluslararası ilişkiler literatüründe uzun yıllardır kullanılan önemli bir kavram öne çıkmaktadır: Yapıcı Muğlaklık (Constructive Ambiguity).

Yapıcı Muğlaklık, tarafların üzerinde doğrudan uzlaşamadıkları konularda aynı diplomatik metni kendi siyasal tezleriyle çelişmeden yorumlayabilmelerine imkan tanıyan bilinçli bir müzakere tekniğidir. Amaç belirsizlik oluşturmak değildir. Amaç, müzakerenin daha başlangıç aşamasında kopmasını önlemek, tarafların aynı diplomatik süreç içerisinde kalmasını sağlamak ve zaman içinde oluşabilecek yeni siyasal koşullara alan açmaktır.

 

 

Bu yöntem uluslararası diplomaside birçok önemli süreçte kullanılmıştır.

1978 Camp David görüşmelerinde Mısır ile İsrail arasında üzerinde uzlaşılması güç bazı başlıklar bilinçli biçimde esnek ifadelerle kaleme alınmıştır. Oslo Süreci’nde Filistin ile İsrail arasındaki en tartışmalı meselelerin önemli bir bölümü nihai statü görüşmelerine bırakılmıştır. 1998 Belfast (Hayırlı Cuma) Anlaşması hazırlanırken ise Kuzey İrlanda’nın anayasal statüsüne ilişkin dil, farklı siyasal kimliklerin aynı metni kendi meşruiyetleri açısından kabul edebilecekleri şekilde oluşturulmuştur.

Bu örneklerin ortak noktası, taraflardan birinin diğerine kendi siyasal tezini kabul ettirmesi değildir.

Ortak nokta, müzakerelerin devamını mümkün kılacak ortak diplomatik dili kurabilmeleridir.

Bu nedenle Yapıcı Muğlaklık bir zayıflık göstergesi değildir.

Tam tersine, çözümsüzlüğün kalıcı hâle geldiği dönemlerde diplomasinin hareket alanını genişletmeye çalışan yöntemlerden biridir.

Kıbrıs açısından bakıldığında da tartışılması gereken temel mesele tam burada başlamaktadır.

Politis’te gündeme taşınan hibrit model, federasyon ile egemen eşitlik arasında hazırlanmış yeni bir anayasa taslağı olarak okunmamalıdır.

Daha doğru soru:

Uluslararası sistem, tarafların birbirini tamamen reddetmeden aynı müzakere sürecinde kalabilecekleri yeni bir diplomatik dil oluşturmaya mı çalışıyor?

Bu soru, Kıbrıs’taki son diplomatik hareketliliğin yalnızca iç siyaset üzerinden okunamayacağını göstermektedir.

Değişen jeopolitik dengeler, Avrupa’nın enerji güvenliği, Doğu Akdeniz’in stratejik önemi, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin geleceği ve bölgesel güvenlik mimarisine ilişkin yeni arayışlar, Kıbrıs sorununu yeniden uluslararası gündemin ön sıralarına taşımaktadır.

Bu çalışmada önerilen Kıbrıs’ta Üçüncü Müzakere Evresikavramı tam da bu dönüşümü açıklamaya yöneliktir.

Üçüncü Müzakere Evresi, federasyonun sona erdiğini ya da egemen eşitlik yaklaşımının uluslararası kabul gördüğünü ifade etmemektedir.

Tersine, değişen uluslararası sistemin her iki yaklaşımı da bütünüyle dışlamadan yeni bir diplomatik zemin oluşturma arayışına işaret etmektedir.

Bu noktada dikkat çeken unsur çözüm modelinden önce müzakere yönteminin değişmesidir.

Uluslararası sistem artık yalnızca “hangi model kabul edilecek?” sorusuna cevap aramıyor olabilir.

Bunun öncesinde, hangi diplomatik dil tarafları yeniden konuşabilir hale getirebilir?” sorusuna cevap arıyor olabilir.

İşte Politis’te tartışılan hibrit yaklaşımın önemi de burada ortaya çıkmaktadır.

Bu tartışma gerçekleşecek bir çözüm modelinin ilanı değildir.

Ancak uluslararası diplomaside yeni bir arayışın işaretlerinden biri olarak okunabilecek niteliktedir.

Kıbrıs Rum kamuoyunda bu tartışmanın tam da bu dönemdeortaya çıkması tesadüf olarak değerlendirilemez. Uluslararası ilişkilerde diplomatik söylemler çoğu zaman değişen güç dengelerinin ardından şekillenir. Jeopolitik ihtiyaçlar değiştiğinde, çözüm arayışlarının dili de değişmeye başlar.

Son dönemde Politis’te dile getirilen değerlendirmelerin dikkat çekici yönü de burada ortaya çıkmaktadır. İlk kez federasyon yaklaşımını mutlak ve değişmez tek seçenek olarak sunan bir dil yerine, farklı siyasal tezlerin aynı müzakere zemini içerisinde nasıl buluşabileceği tartışılmaktadır. Bu durum, Kıbrıslı Rum siyasal düşüncesinin değiştiği anlamına gelmez. Aynı şekilde Türkiye’nin egemen eşitlik yaklaşımının uluslararası düzeyde kabul edildiği sonucuna da götürmez.

Ortaya çıkan tablo daha farklı bir okumayı gerekli kılıyor.

Uluslararası sistem, uzun yıllardır birbirini dışlayan iki siyasal yaklaşım arasında yeni bir diplomatik temas alanı oluşturmanın imkanlarını araştırıyor olabilir.

Bu noktada bu çalışmada önerilen bir başka analitik kavram önem kazanmaktadır.

Jeopolitik Uyum Eşiği.

Jeopolitik Uyum Eşiği, tarafların siyasal tezlerinden vazgeçmesini ifade etmez. Değişen bölgesel ve küresel koşulların, daha önce mümkün görünmeyen diplomatik seçenekleri tartışılabilir hale getirdiği dönemi tanımlar. Başka bir ifadeyle, çözüm iradesi ile uluslararası ihtiyaçların aynı zaman diliminde kesişmeye başladığı eşiği anlatır.

Kıbrıs sorunu uzun yıllardır yalnızca tarafların iradesi üzerinden okunmuştur. Oysa uluslararası ilişkiler tarihi farklı bir gerçekliği göstermektedir. Kalıcı siyasal uzlaşılar yalnızca tarafların istemesiyle ortaya çıkmamıştır.

Bölgesel güç dengeleri, uluslararası meşruiyet, ekonomik çıkarlar ve güvenlik mimarisi belirli bir uyum noktasına ulaştığında diplomatik süreçler hız kazanır.

Bugün Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeler tam da böyle bir sorgulamayı gerekli kılmaktadır.

Avrupa enerji güvenliğini yeniden tanımlamaktadır.

Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkileri yeni başlıklar üzerinden tartışılmaktadır.

Doğu Akdeniz’de güvenlik, ulaştırma ve enerji koridorları yeniden planlanmaktadır.

Bütün bu gelişmeler Kıbrıs’ı, yalnızca tarihsel bir sorun alanı olmaktan çıkarıp yeni jeopolitik düzenin önemli unsurlarından biri haline getirmektedir.

Bu nedenle Politis’te tartışılan hibrit yaklaşımın asıl önemi, önerdiği modelden çok temsil ettiği diplomatik düşüncededir.

Siyaset bilimi açısından bakıldığında, uluslararası diplomasi zaman zaman taraflara yeni bir çözüm modeli sunmaz; önce mevcut siyasal kavramların yeniden konuşulabileceği ortak dili inşa etmeye çalışır.

Bu değerlendirme, yazı dizisinin başından itibaren önerilen analitik çerçevenin de temelini oluşturmaktadır.

Kıbrıs’ta Üçüncü Müzakere Evresi, değişen uluslararası sistemin ortaya çıkardığı yeni diplomatik dönemi tanımlamaktadır.

Jeopolitik İhtiyaç Odaklı Diplomasi, bu dönemin hangi jeopolitik zorunluluklardan beslendiğini açıklamaktadır.

Yapıcı Muğlaklık, tarafların aynı diplomatik süreç içerisinde kalabilmesini sağlayabilecek yöntemlerden biri olarak öne çıkmaktadır.

Jeopolitik Uyum Eşiği ise bütün bu gelişmelerin hangi uluslararası koşullar altında anlam kazandığını açıklayan analitik bir çerçeve sunmaktadır.

Bu dört kavram birlikte değerlendirildiğinde farklı bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Kıbrıs’ta yeni tartışılan konu yalnızca federasyon, konfederasyon ya da iki devlet modeli değildir.

Asıl tartışma, değişen uluslararası sistemin yeni jeopolitik gerçeklikleri karşısında nasıl bir diplomatik dilin ve nasıl bir müzakere zemininin oluşabileceğidir.

Tam da bu nedenle Politis’te başlayan tartışma, tek başına bir gazete yazısı olarak okunmamalıdır. Bu tartışma, Kıbrıs’ta yeni bir çözüm modelinin doğduğunu göstermemektedir. Buna karşılık uluslararası diplomasinin yeni bir düşünme biçimi geliştirmeye çalıştığına ilişkin dikkat çekici işaretlerden biri olarak değerlendirilebilir.

Bu yazı dizisinin temel amacı da günlük siyasal tartışmaların ötesine geçerek, Kıbrıs sorununu değişen uluslararası sistem, jeopolitik dönüşüm ve siyaset biliminin analitik araçları ışığında yeniden değerlendirmektir.

Bir sonraki yazıda, Politis’te gündeme getirilen hibrit model anayasal ve yönetsel boyutlarıyla ele alınacaktır. Federasyon yaklaşımı ile Türkiye’nin egemen eşitlik yaklaşımının gerçekten birbirini dışlayan iki model mi olduğu, yoksa değişen uluslararası koşullar altında yeni bir anayasal mimarinin tartışılabileceği bir döneme mi girildiği karşılaştırmalı siyaset ve anayasa hukuku perspektifinden incelenecektir.

Mahmut Kanber
Siyaset Bilimci | Araştırmacı |                                                        Yazarmahmutkanber@hotmail.com