Yazı Dizisi II
Holigin Diplomasisi
Arabuluculuk Değil, Müzakereye Uygun Zemin Arayışı
Bir önceki yazıda, değişen uluslararası sistemin Kıbrıs’ı yeniden jeopolitik gündemin merkezine taşıdığını ve bu gelişmenin yeni bir diplomatik evrenin işaretlerini verdiğini değerlendirmiştim. Bu kez dikkatimi çeken soru farklıdır.
Birleşmiş Milletler neden klasik arabuluculuk yönteminin dışına çıkıyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca Kıbrıs’ta aranamaz. Uluslararası çatışma çözümü literatürü, son otuz yılda önemli bir dönüşüm geçirdi. Bugün çatışma çözümü denildiğinde yalnızca tarafları aynı masaya oturtmak anlaşılmıyor. Öncelikli hedef, tarafların yeniden konuşabilecekleri siyasal ve toplumsal zemini oluşturabilmektir.
Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında uzun yıllardır kabul gören önemli bir tespit vardır. Taraflar çözüm istemeden yapılan müzakereler çoğu zaman sonuç üretmez. Masaya oturmak ile müzakereye hazır olmak aynı şey değildir. Taraflar aynı salonda bulunabilir, aynı metni okuyabilir, aynı başlıkları tartışabilir. Güven oluşmamışsa, ortak bir gelecek fikri gelişmemişse ve yeni bir siyasal maliyet hesabı yapılmamışsa süreç yeniden tıkanır.
Bu nedenle modern diplomasi, çözümü dayatmaktan çok, çözümü mümkün kılacak zemini oluşturmaya yönelmiştir.
Maria Angela Holigin’in yürüttüğü temaslara bu açıdan bakıldığında farklı bir tablo görülüyor.
Holigin yalnızca iki lider arasında mekik dokuyan klasik bir arabulucu profili çizmiyor. Siyasi partilerle, akademisyenlerle, sivil toplum kuruluşlarıyla, iş dünyası temsilcileriyle ve uluslararası aktörlerle görüşmesi, müzakerenin toplumsal ve siyasal zeminini anlamaya yönelik daha geniş bir yaklaşımı yansıtıyor.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken asıl konu, Holigin’inkişisel çalışma tarzı değildir. Birleşmiş Milletler temsilcileri görevlerini bireysel tercihleri doğrultusunda değil, Genel Sekreter’in yetkilendirmesi ve Birleşmiş Milletler’inuluslararası barış ve güvenliği koruma misyonu çerçevesinde yürütürler. Bu nedenle asıl soru, Holigin’in ne yaptığı değil, Birleşmiş Milletler’in neden bugün böyle bir diplomatik yönteme ihtiyaç duyduğudur.
Değerlendirmeme göre bu sorunun cevabı değişen jeopolitik gerçekliklerde yatmaktadır.
Doğu Akdeniz, son yıllarda enerji güvenliği, deniz yetki alanları, Avrupa’nın yeni enerji tedarik politikaları, bölgesel güvenlik mimarisi ve küresel ulaştırma koridorları nedeniyle uluslararası sistemin öncelikli bölgelerinden biri hâline geldi. Kıbrıs artık yalnızca iki toplum arasındaki siyasal anlaşmazlığın konusu değildir. Avrupa’nın enerji güvenliği, Türkiye’nin jeostratejik konumu, Orta Doğu’daki istikrar arayışları ve Doğu Akdeniz’in geleceği aynı jeopolitik denklem içerisinde değerlendirilmektedir.
Bu yeni tablo, diplomasi yöntemlerini de değiştirmektedir.
Bu yaklaşımı “Jeopolitik İhtiyaç Odaklı Diplomasi” olarak tanımlıyorum.
Bu kavramla anlatmak istediğim, diplomatik girişimlerin yalnızca tarafların taleplerine göre değil, değişen uluslararası sistemin ortaya çıkardığı yeni güvenlik, enerji, ekonomi ve istikrar ihtiyaçlarına göre de şekillenmesidir. Birleşmiş Milletler’in amacı taraflara hazır bir çözüm modeli sunmak değildir. Öncelikli hedef, değişen jeopolitik şartların ortaya çıkardığı ortak ihtiyaçları dikkate alarak tarafların yeniden konuşabilecekleri siyasal zemini oluşturmaktır.
Bu yöntem uluslararası diplomaside tamamen yeni değildir.
Kuzey İrlanda barış sürecinde de benzer bir yol izlendi. Resmi müzakereler başlamadan önce farklı toplumsal kesimlerin sürece ilişkin beklentileri dinlendi. Benzer uygulamalar Kolombiya’da, Güney Afrika’da ve Birleşmiş Milletler’inçeşitli barış misyonlarında da görüldü. Amaç, tarafları ikna etmekten önce çözüm fikrinin toplumda karşılık bulabileceği ortak alanları belirlemekti.
Kıbrıs’ta bugün gözlenen diplomatik hareketlilik de bu perspektiften okunabilir.
Bu değerlendirme, çözümün yakın olduğu anlamına gelmez.
Aynı şekilde Birleşmiş Milletler’in elinde tamamlanmış yeni bir plan bulunduğunu da göstermez.
Gösterdiği şey daha farklıdır.
Uluslararası aktörler, uzun süredir kilitlenen müzakere dilinin yerine yeni bir siyasal iletişim zemini oluşturmanın yollarını arıyor olabilir.
Birinci yazıda ortaya koyduğum “Kıbrıs’ta Üçüncü Müzakere Evresi” kavramı tam da bu noktada anlam kazanıyor.
Üçüncü Müzakere Evresi yeni bir çözüm modelini ifade etmiyor.
Jeopolitik İhtiyaç Odaklı Diplomasi ise bu yeni evrede kullanılan yöntemi açıklıyor.
Birincisi dönemi tanımlıyor.
İkincisi yöntemi açıklıyor.
Bu nedenle Holigin’in yürüttüğü diplomasi yalnızca görüşme trafiği olarak değerlendirilmemelidir. Sürecin en önemli yönü, farklı aktörleri dinleyen, ortak kaygıları anlamaya çalışan ve değişen uluslararası sistemin ihtiyaçları ile Kıbrıs’taki siyasal gerçeklik arasında yeni bir müzakere zemini oluşturmanın mümkün olup olmadığını araştıran çalışma biçimidir.
Elbette bunun başarı garantisi yoktur.
Diplomaside hiçbir yöntem tek başına çözüm üretmez.
Geçmişte defalarca tekrarlanan yöntemlerin farklı sonuçlar üretmediği de açıktır.
Uluslararası ilişkiler tarihi, büyük siyasal dönüşümlerin çoğu zaman yeni fikirlerle değil, eski sorunlara geliştirilen yeni yöntemlerle mümkün olduğunu göstermektedir.
Kıbrıs’ta bugün tartışılması gereken başlıklardan biri de budur.
Belki de değişen, çözüm modeli değildir.
Değişen, çözüme ulaşma yöntemidir.
Bir sonraki yazıda, Rum kamuoyunda geniş yankı uyandıran Politis gazetesinin ortaya attığı hibrit model tartışmasını ele alacağım. Federasyon yaklaşımını tamamen dışlamayan, Türkiye’nin egemen eşitlik yaklaşımını da peşinen reddetmeyen bu tartışmanın, uluslararası diplomaside “yapıcı muğlaklık” olarak tanımlanan yöntemle nasıl ilişkilendirilebileceğini ve bunun Kıbrıs’ta Üçüncü Müzakere Evresi açısından ne ifade ettiğini değerlendireceğim.
Mahmut Kanber
Siyaset Bilimci | Araştırmacı | Yazar [email protected]


































