Köşe Yazarları

“Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler”








Osmanlı henüz hüküm sürerken Birinci Meşrutiyet döneminde anayasa yazılmıştı yıl 1876.




O anayasa uyarınca oluşan parlamentoya Kıbrıs’tan da bir temsilci atanmıştı.



Bu temsilcinin kimi kaynaklara göre Sofuzade Mehmet Efendi,

Kimi kaynaklara göre Mahmut (ya da Mehmet) Arif Efendi olduğu söylenir.

Bu Meclis dört ay kadar sürmüş sonra kapatılmıştı…

Yeni Osmanlılarda Kıbrıs için vilayet hayallerinin olduğu tarihsel bir gerçek…

İngilizler adayı devraldıktan sonra Kıbrıslı Türklerin o tarihten sonra bütün mücadele ve beklentisi “anavatan” ile bütünleşme mücadelesi olmuştur.

Bağımsızlık diye bir kavram münferit çıkışlar dışında toplumsal olarak gündemlerinde olmamıştır.

Bu da tarihsel bir gerçekliktir…

Bunun tersine Kıbrıs’ın bir cumhuriyette Rumlar ve Türkler tarafından birlikte yaşaması fikri, Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasından sonra hızlanacak,

Daha sonraki yıllarda sol ve demokrat hareketlerin öncülüğünde şekillenecekti…

Vilayet ya da ilhak (Enosis de denebilir)  hayallerinin tohumlarını ekmeye çalışan yeni Osmanlıların karşısında sadece Rumlar engel değildir.

Onlardan çok Kıbrıslı Türkler engeldir.

Bağımsızlık fikri, Kıbrıs’taki ilhak hayallerine uluslar arası siyasi engelden ve uluslar arası hukuktan daha büyük bir engeldir…

Bir yazımızda belirtmiştik.

Osmanlı hanedanlığı esasen bir beseleme idi.

3 kıtada elde edilen topraklardan vergi almakta, ganimet götürmekte idiler.

Fabrikaları, tersaneleri yoktu.

Eğitimleri Kuran eğitiminden ibaretti.

Ekonomi, fetihlerle elde edilen ganimeti idare etmekti.

Kıbrıs’ta bu durum 300 sene kadar sürmüştür.

1571’de Kıbrıs ganimeti gemilerle Babıali’ye taşınmış,

300 yıl adadan haraç gibi yıllık vergiler toplanmıştır.

Hatta bir Sultan döneminde Kıbrıs’tan elde edilen yıllık gelir bir vezirin hanımına bağlanmıştı.

300 yıl içinde adada tophaneden başka fabrikamsı herhangi bir işletme  geliştirilmemiş,

Üretime yönelik tezgahlar bile kurulmamıştı.

Tuz gölünden elde edilen yıllık gelir bile Yeniçeri askerlerine bağlanmıştı…

Besleme olmak bir devlet şekli ve yönetimiydi sanki…

Günümüzde devletler düzeyinde yapılan antlaşmalar, protokoller çerçevesinde Kıbrıs’ın kuzeyine aktarılan belirli orandaki paralar öne sürülerek,

Ada ahalisine beseleme demek,

“Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” şeklindeki sözü hatırlatır…

Osmanlı döneminde Kıbrıs’ta neredeyse hiçbir imar çalışması yapılmamıştı.

Derviş Paşa Su Kemerleri’nin parası bile paşanın kendi cebinden halledilmişti.

Birkaç han hamam ve cami dışında ekonomiye ve bunun üzerinden Kıbrıs’ta yaşayanların refahına yönelik herhangi bir gelişme olmamıştır.

İngiliz adaya geldiğinde, affedersiniz ama ortalığı bok götürüyordu.

Atlar, eşekler, katırlar şehir içlerinde dolaşmakta,

Pisliklerini ortalık yere yapmaktaydılar.

Tozlu topraklı yollarda yürümek zordu.

Denildiğine göre Sarayönü’ndeki ağaçlara tüneyen binlerce karga,

Kara bir bulut görüntüsü yaratıyordu.

Son Osmanlı Valisi adayı terk ederken oturduğu yer olan Vilayet Konağı (Lüzinyan Sarayı) viran hale gelmiş,

Taş taş üstüne konmamıştı…

Bırakın Kıbrıs Türkünü,

Zavallı, yoksul Anadolu insanına kömür dağıtıp onları “beseleme” olarak tutmak, aslında onları teslim almaktır.

Bunların “vatandaş” bilincinden çok taba,

Halk bilincinden çok ümmet bilinci vardır.

Gün gelir yüzüne vururlar beslemenin ya da tutsağın…

Bir zamanlar Girne kalesinin Dizdarı Girneli Halil bunlara niye isyan etmişti?

Besleme olduğundan değil,

Beslediğinden…

 





Başa dön tuşu