Köşe Yazarları

KAFAYI KUMDAN ÇIKARMAMA İSTEĞİ


Harıl harıl Cumhurbaşkanlığı Seçimini konuşuyoruz. O bitecek erken seçim konusuna sıra gelecek. Hükümetler bozup, hükümetler kuruyoruz. Etrafımızda olup biten onca gelişmeye karşı kayıtsızlığımız, kanıksamışlığımızdan aslında. Ne içeride birer yurttaş olarak kendimizi, o çok meşhur kelimeyi kullanayım, “aktör” olarak görüyoruz ne de dış dünyada yaşanan gelişmeler konusunda. O nedenledir ki günübirlik politikalardan beklentilerimiz de günübirlik… O nedenledir ki toplumsal değil, zümresel ya da kişisel çıkarlarımız peşinden gidiyor; bunu vaadeden politikaları alkışlıyoruz. Biz yapıyoruz bunu, kendimizi dışında tutup “ben hariç diğerleri”, “onlar” demek hatasına düşmek, bizi bugün olduğumuz noktaya nasıl getirmişse, bir adım öteye de götürmüyor işte.

Peki önemsiz midir Cumhurbaşkanının kim olduğu ya da hepimizi ilgilendiren kararların altında hangi hükümetin, kimlerin imzası olduğu? Elbette son derece önemli. Ancak o alışılmış çaresizlikten biraz, biraz da “bana ne”cilikten, günlük hayatı doğrudan ilgilendiren pek çok konuda dahi çok da müdahil olmuyoruz. CMIRS’in son anketine göre, tamamı kamuoyu önünde yaşanmış, UBP-HP hükümetini neredeyse bozulma noktasına getirmiş, muhalefetin, konunun uzmanlarının sert dille eleştirdiği, belediye başkanlarının uzun süre karşı çıktığı, İskele, Mağusa, Yeni Boğaziçi İmar Planı konusunundaki tartışmaları, halkın neredeyse yarısı ya hiç takip etmemiş ya da anlamamış. Çünkü o ankete göre halkın 47,83’ü bahsi geçen imar planı hakkında hiç bir bilgisi olmadığı cevabını vermiş. Kime sorsanız, Girne’nin bugünkü halinden duyduğu memnuniyetsizliği dile getirir. Oysa benzer kaygıların ortaya somut örneklerle konduğu bölge için öngörülen planın içeriği hakkında toplumun neredeyse yarısının hiç bir bilgisi yok. Ya ilgilenmemiş, ya konuşulanları anlamamış ve daha sonra da üzerine çok fazla düşünmemiş. Bir anlamda “bana ne” demiş…

Bir diğer örnek; Doğu Akdeniz’deki, Kıbrıs’ı da yakından ilgilendiren gelişmeler… Ancak tıpkı Suriye’deki savaş yanıbaşımızda sürüp gidiyor olmasına karşın, bu konudaki kayıtsız tavrımız gibi; Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeler noktasında da kafamızı kaldırıp pek fazla ilgilenmiyoruz. Oysa Türkiye’nin hidrokarbon denklemine dahil edilmemesi neticesinde, bölgede kendine alan açmak için attığı adımlar kadar, Ocak başında Türkiye ile Rusya’nın ateşkes çağrısıyla başlayan ve geçtiğimiz hafta Berlin’de pek çok ülke liderinin katıldığı bir zirveye evrilen Libya konusu, Türkiye gibi bizi de yakından ilgilendiriyor.. Çünkü aslında söz konusu Libya olsa da, hidrokarbon bağlamında; Kıbrıs-İsrail ve çevresindeki rezervin çok daha fazlasına tek başına sahip olan Libya’yla alakalı attığı adımlar sonrası Türkiye; bölge için farklı bir anlam daha  kazanmış görünüyor.

KKTC ile Yaptığı Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması’nın ardından Libya’daki Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’nın altına imza atan Türkiye, aslında siyaseten de dış politika bağlamında da büyük bir risk almıştı. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında imzalanan EastMed Projesi’ne karşılık, bölge ülkelerinde çok da öngörülmeyen bir koz oynayan Türkiye’nin; ta başından “Berlin Süreci” olarak anılan ve bugün konuştuğumuz Berlin Zirvesi’ne evrilen Almanya önderliğindeki girişimde; Libya diplomasisinin önemli bir aktörü olduğunu da görmezden gelmemek gerek.

Berlin Zirvesi’ne katılan ülkelere bakıldığında, (ki Libya konusunda aslında Libya halkları dışında neredeyse herkesin söyleyecek sözü olduğu görülüyor) kimlerin Libya’nın yarınında söz sahibi olacağını ortaya çıkıyor. Zirveye Türkiye’den başka hangi ülkelerin katıldığı da önemli. Örneğin o ülkeler arasında Yunanistan yok. BM’nin daimi üyeleri, ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere, Libya’nın komşuları durumunda olan ve Türkiye ile ilişkileri son derece problemli Mısır’ın yanı sıra diğer komşular Cezayir ve İtalya, Kongo ve Birleşik Arap Emirlikleri zirveye katılan ülkeler. Bu ülkeler içinde İtalya farklı bir konuda daha dikkat çekiyor. Ocak ayı başında Dışişleri Bakanı Maio, Ocak ayı başında Atina’da gerçekleştirilen EastMed projesinin imzalandığı törene katılmamış ve gerekçesini de, projenin ekonomik anlamda sürdürülebilir olmamasına bağlamıştı.

Berlin, somut olarak ateşkesin sağlanamadığı bir zirve olmakla birlikte, tüm tarafların  beklediğini almış olması gibi bir tablo çiziyor. Katılan tüm ülkelerin üzerinde uzlaştığı 55 maddelik metinle, silah ambargosunun devamından, siyasi çözüm bulunması yönündeki vurguya pek çok konunun katılımcı ülkeleri hemfikir olma noktasında getirdiği görülüyor. Yani sonu bölgedeki nice ülke gibi olabilecek Libya için pek çok ülke bir araya gelip, siyasi çözümü salık veriyor. Türkiye de bu anlamda kendine oyun kuran bir rol kapmış gibi görünüyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gerekli prosedürlerin tamamlanmasının ardından, Libya ile MEB anlaşması kapsamında doğalgaz aramalarının yapılacağını açıklaması,, Türkiye’nin bölgede hidrokarbon üzerindeki varlık alanını konumlandırırken, bundan böyle sadece Kıbrıs’la sınırlı kalmayacağını gösteriyor. Bu durum bölgedeki ülkelerle  sinirlerin gerilmesine yol açabileceği gibi; benim beklentim; gerginliğin zirveye ulaştığı bir dönemde, tarafları aynı masa etrafına oturtabilir. İşte o noktada Kıbrıs sorunuyla uğraşmak mı yoksa çözüp yola devam etmek mi çok uluslu şirketlerin ve ilgili ülkelerin işine gelecektir yorumu size bırakıyorum. Ancak hatırlatmakta fayda var: Para huzursuz ortamları sevmez…

Cumhurbaşkanlığı makamının, aynı zamanda toplum liderliği olduğunu ve işlerin bu boyuta gelmesi halinde, Kıbrıslı Türkler’in çıkarlarını korumak görevinin de halktan aldığı yetkiyle o makamda oturacak kişide olduğunu hatırlatalım. Libya süreci ve gelişemlerden bahsettiğim için hep Türkiye’nin adımlarını yazdım. Ancak Kıbrıs’ta bir çözümün konuşulacağı gün geldiğinde hiç kuşkusuz Türkiye’nin menfaatleri kadar,  bu ada halklarının çıkarlarını da seçilmiş olan o kişi gözetecektir. Dolayısıyla bölgede böyle gelişmeler yaşanırken, konuya bu perspektiften bakmamak yazık olur.

 




Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı