Hoşgörürlüğün sınırları nereye kadardır?

15 Nisan 2018 Pazar | 11:00
Bekir Azgın
bekir azgın

Kritovulos 15. Yüzyıl başlarında İmroz adasında doğmuş soylu bir Rum’du. “Bizanslı” adını kullanmak istemiyorum çünkü bu isim çok daha sonraları kullanılmaya başlanmıştı. Üstelik Bizanslı kelimesi “Doğu Romalı” adını kullanmamak ve Yunan dilini kullanan, Ortodoks Hristiyanları horlamak amacıyla ortaya atılmıştı. “Roma” Batı’yı, Katolikliği, Papa’yı temsil ediyordu. Doğululara farklı bir isim bulmak gerekirdi. Alman tarihçi Hieronymus Wolf, 16. Yüzyılda “Bizans” kelimesini kullandı. Bir tuttu, pir tuttu.

Bu nedenle, Grekçe konuşan Ortodokslara “Rum” demek herhalde doğru sayılmalıdır. Gerçi burada da çıkmaza girebiliriz çünkü “Rum” kelimesi, Grekçe “Romeos” kelimesinden alınmıştır ki o da “Romalı” demektir. Gene de biz Batılılara “Romalı”, Doğululara da “Rum” demeye devam edelim. Kimseyi horlamadan.

Kritovulos, 1451-1467 tarihleri arasında Fatih Sultan Mehmet hakkında 5 kitap(çık) kaleme aldı. Bunların en uzunu İstanbul’un fethini anlatan birinci kitaptır. 1467 yılındaki veba salgınından söz ettikten sonra Kritovulos kayıplara karışır. Ne zaman öldüğü hakkında bir belgeye henüz rastlanmamıştır.

Kendi yazdığı tarih kitabından öğrendiğimize göre, 1456-57 yılında İmroz adası yöneticisi olarak atanmıştı. Belli ki yazarın Sultan’la araları iyiydi. Kütüphanesinde de Kritovulos’un kopya ettiği Arrianos’un “Anabasis” adlı kitabının bulunduğu biliniyor. Arrianos bu kitabında Büyük İskender’in Pers imparatorluğunu fethetmesini anlatmaktadır.

Zaten birinci kitabında Kritovulos Sultan’ı Aleksandros’a (Büyük İskender’e) benzetir. Bu benzetme mantıklı olabilir çünkü ikisi de 20’li yaşlarında önemli işler başarmışlardı. Biri Makedonya’nın Pella kentinden hareketle Hindistan’a kadar olan toprakları ele geçirmişti. Öteki Edirne’den yola çıkıp bir imparatorluğun temellerini atmıştı.

Kritovulos, Sultan Mehmet’i, başarılı bir komutan olması yanı sıra, bilge bir kişi olarak da tanıtıyor: “Kişiliği her alanda harekete susamış ateşli yapısı ve hükümdarlara özgü asil ruhu bu konularda ona çok yardımcı oluyordu. Ancak özellikle yararlandığı özellikleri, bilgeliği ve eski çağların düşünürlerinin bilgilerine denk gelen engin bilgisiydi. En yetkin Arap ve Fars öğretmenlerin gözetiminde Arap ve Fars bilimine dair eserlerle birlikte, Hellence eserlerin Arapça ve Farsçaya çevrilmiş olanlarını, yani Peripatetik ekolle Stoacıların öğretilerini derinlemesine incelemişti.” (Peripatetik, “peripatos”/gezinti kelimesinden türetilmiş ve Aristo’nun gezinerek verdiği dersleri, yani Aristoculuku kastetmektedir. Stoacılık ise yurttaşımız Kitiumlu Zenon’un stoa/revak altında verdiği dersler nedeniyle oluşan felsefe ekolüdür.)

Bir hükümdara bir kitap sunacaksanız onu övmeniz kaçınılmazdır. Ama oyun burda bitmiyor, Kritovulos hem övüyor hem dövüyor. Yani ciddi biçimde Fatih’i ve askerlerini eleştiriyor. O kadar ki böyle bir kitap, şimdiki Cumuhurbaşkanı’na veya Başbakan’a takdim edilmiş olsaydı, büyük bir ihtimalle kitabı başınızda paralardı.

Fethedilen kent için Kritovulos şöyle diyor: “Ancak bu kez her şey bitti ve bütün güzellikleri ondan alındı. Her şeyini; zenginliğini, şanını, iktidarını, onurunu, şerefini,halkının parlaklık, eğitim ve bilgeliğini, kutsallığını, imparatorluğunu yitirdi. Tek kelimeyle her şeyini kaybetti.Mutluluk ve varsıllığın doruklarında ne kadar yükseklere çıktıysa mutsuzluk ve kadersizliğin o kadar derinlerine gömüldü. Eskiden ona herkes gıpta ederken şimdi mutsuz ve kadersiz olarak anılyor.”

O kadar da değil. Kritovulos şunları da ekliyor: “Bu şekilde ordu, şehri tamamen boşaltarak viraneye çevirdi, yangından çıkmış gibi mahvetti. Onu bu halde görenler, bir zamanlar burada insanların yaşadığına, buranın bir şehrin zenginlik ve servetine sahip olduğuna, binalarında herhangi bir seçkinlik ve süslemeler bulunduğuna inanamıyordu. Bunca parlak ve büyük bir şehir olmasına karşın, şimdi sadece görenleri korkunç ıssızlıklarıyla dehşete düşüren bomboş evlerden ibaret kalmıştı.”

Ve en kötüsü “Bütün yaşamlarını evlerinin içinde geçirerek eşiklerini hiç aşmamış, seçkin ailelere mensup, asil, erdemli genç kadınlar, erkek gözünün değmediği, en iyi ailelere mensup, bakımlı ve güzel bakireler, arsızca bir kabalıkla odalarından zorla çekilip götürüldüler. Kimi ise yataklarında uyumaktayken karşılarında bir kâbus gibi; kılıç kuşanmış, elleri kanlı, hiddetle soluyan, katil bakışlı, anlaşılmaz müstehcen sözler bağıran ve en kötü şeyleri yapmaya hazır askerler gördüler; çünkü bu kitle her türlü millet, ırk ve sosyal sınıfın karışımıydı. Hangi kötülüğü yapmadılar ki? Yırtıcı vahşi hayvanlar gibi evlerin içine atlayarak kabaca çekiştiriyor, sürüklüyor, parçalıyor, hayasızca kaçırarak yolun ortasında kirletiyordu. Rivayete göre, kadınlardan bazıları sadece onları görüp seslerini duyunca öyle korkmuşlar ki az kalsın ölüyorlarmış.”

Bu kitap Fatih Sultan Mehmet’e sunulmuş, o da kitabı beğenmiş olmalı ki yazarını ödüllendirmiş ve kitap yüzyıllar boyu Topkapı kütüphanesinde korunmuştur. Hoşgörülü olacaksa inasan, Fatih gibi olmalı. Bu denli başarılı olması, bir rastlantı olmasa gerektir.