Köşe Yazarları

DİRENİŞÇİ MİLLİYETÇİLERİN TRAVMASI







Politikaya yapılan müdahalelerin yarattığı travma özellikle bazı kesimlerde garip etkilere yol açtı.




Bazı kesimler derken, şunları kast ediyorum;



Yaşları 60’ın üzerinde olanlar, TMT’ye üye olup elde silah savaşan, 1974 sonrası kurdukları hayallerin gerçek olduğuna inanan, KKTC’yi bu hayallerin taçlandırılması olarak görenler ve daha önemlisi Ankara’yı milli merkez sayıp, geçmişte askere şimdilerde ise Ankara yönetimine emir alacak kadar yürekten bağlı olanlar.

Travma bu kesimi fena etkilemiş.

Milli merkezleri Ankara’nın yaptıklarını savunmaya çalışıyorlar ama dikiş tutturamıyorlar.

Ersin Tatar’ın müdahale ile seçilmesine “Ankara öyle istiyor, Akıncı haindi” cevabı veriyorlardı.

UBP’nin birinci kurultayının yarım kalmasına “Ankara ile uyumlu çalışmak lazım” diyorlardı.

Ersan Saner vakasında “memleketi idare edecek kaliteli insanımız kalmadı” savunması yapıyorlardı.

UBP’nin ikinci kurultayını ve genel seçimlerdeki yüzde 40 başarı ile gelen Sucuoğlu’nu ise “artık kolları sıvasınlar, Ankara’nın beğeneceği işler yapsınlar” tavsiyeleri ile karşılamışlardı.

Ardından zemberek koptu.

Ankara’nın memnun kalacağı istikrar ve icraatın adresi olamadı Sucuoğlu.

Çünkü Ankara tarafından istenmiyordu.

İstenmediği için de hükümeti sadece 59 gün sürebildi.

Ve peşi sıra ortada ne Sucuoğlu kaldı ne hükümet.

 

***

 

Bu çevreler derin bir hayal kırıklığı yaşıyorlar, olan-bitene yanıt veremiyorlar, Rumculuk-hainlik argümanlarını kullanamıyorlar çünkü bütün müdahale UBP’nin içinde olup bitiyor ama geçmişe sarılmaya, geçmişten medet ummaya çalışıyorlar.

“Annan planı döneminde Denktaş’a da müdahale edilmişti de sesiniz çıkmamıştı.”

Şimdiki adi müdahale maskaralığı ile referandum dönemindeki bir halkın geleceğine karar verme kutsallığını eşitleyip kendilerince mana çıkarmaya uğraşıyorlar.

Annan planı süreci Birleşmiş Milletler’in, Avrupa Birliği’nin, Rusya’nın ve dahi Çin’in, Türkiye’nin ve Yunanistan’ın destek verdiği, Kıbrıs’ta Türkleri ve Rumları barıştırma, ortak bir devlette bir araya getirme teşebbüsü idi.

Rahmetli Denktaş bu sürece başından itibaren karşı çıkmıştı ve her türlü zorluğu da çıkarmıştı.

Bunun için de Ankara yönetimiyle ters düşmüştü.

“Pilatus’un gölgesinde” isimli kitabımla ilgili yaptığımız söyleşide meşhur New York buluşması için (BM Genel Sekreteri’ne plandaki boşlukları doldurma yetkisi verilen zirve) “Orada anladım ki bunlar (Erdoğan ve Gül) teslim oldular” diyecekti.

Denktaş, bilahare İsviçre-Bürgenstock’ta yapılan zirveye katılmayı reddedecek ve Başbakan Mehmet Ali Talat ile Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’a yetki verecekti.

Denktaş Ankara’ya rağmen referandumda hayır oyu kullanacak, referandumdan sonra da Ankara’daki Erdoğan hükümetine cephe açıp, Türkiye’de şehir şehir gezip ağır eleştirilerde bulunacaktı.

Yani özetle Denktaş direnecek, ve bu direnişini ölene kadar sürdürecekti.

Denktaş’ın direnişi ideolojik bir direnişti ve bu açıdan da saygıyı hak eder.

 

***

 

Şimdi yapılan bayağı müdahalelere bakıp da Denktaş’ın direnişini eşitlemeye çalışmak en hafifinden aymazlıktır.

TMT’de direnişçilik yapmış milliyetçilerin müdahalelere bahaneler üretme gayreti göstermeleri yerine “yöneticilerimizi biz seçelim, kendi kendimizi yönetelim, Ankara da buna saygı göstersin” demeleri çok mu zordur?

Yoksa Ankara’dan ne gelirse kabulleri midir?

İstitrad için biat devam ediyor mu?

 









Başa dön tuşu