KıbrısManşetRöportaj

Sıfırdan başladı, marka yarattı…


“Yapma diyenlerden etkilenmeyin, risk alın, işinizi iyi yapın ve yürüyün”

Evine perde diktirmek için İstanbul’da perdeciye gitti. Şekilli perdeler. Henüz Kıbrıs’ta çok çeşidin olmadığı 1990’lı yıllar. Neden bizde de olmasın dedi, perde diktirdiği ustayla anlaştı.  “Yapamazsın, terzi değilsin, bu işin altından kalkamazsın” diyenlere kulak asmadı, 13 metre karelik bir dükkân kiraladı. Ölçü aldı, kartelalardan sipariş verdi, perdeler İstanbul’da dikildi, o da monte etti. Perdeler İstanbul’da dikildiği için adını da ordan aldı. İşler iyi gidince yardımcı aldı. 6-7 yıl sonra 75 metrekarelik yere geçti, birkaç istihdam daha yaptı. Ve arkası geldi… Şimdi Ortaköy’de 4 katlı bir plazada, 19 kişilik kadrosuyla piyasanın önde gelenlerinden. Girişimci, cesur bir kadının tırnaklarıyla sıfırdan yarattığı bir marka.  “İyi ki yaptım; iyi ki olumsuzluklara, yapma etme diyenlere kulak tıkadım, pes etmedim” diyor.

 

Müge Ergüden ile röportaj için randevulaşmak kolay olmadı. Hem işi yoğun, hem yeni torunun bakımı nedeniyle zamanı sıkışık. İş kadını, girişimci ve 50’li yaşlarda genç bir nene o. 2 torunu var. Birkaç girişimin ardından İstanbul Perde’de buluştuk, Ortaköy’deki plazada. İşyeri dışında konuşmak mümkün olmadı, çünkü müşteriyle bire bir o ilgileniyor. En büyük yardımcısı mimar kızı, ortağı Tuğçe bu günlerde doğum nedeniyle işe ara vermiş. Oğlu Erbuğ da şirket ortağı ama ayrıca kendi konfeksiyon işi var. Eşi, emekli Albay Uğur Ergüden muhasebe işlerini yapıyor. Bir aile şirketi yani İstanbul Perde.

Röportaja başlarken öncelikle adını sordum, neden İstanbul Perde? Çünkü birçok insan gibi bende de Türkiyeli bir yatırımcı algısını yarattı bu isim yıllarca. Hatta, şirket sahibinin Kıbrıslı bir kadın girişimci olduğunu, birkaç yıl önce İş Kadınları Derneği’nden girişimci ödülü alınca fark ettiğimi anımsattım.

“Yıllarca birçok insanda o algı oldu. Perdeler ilk başta, yaklaşık 10 yıl İstanbul’da dikildiği için o ismi koymuştuk. Bize perdeleri diken ustanın önerisiydi. Sonradan da değişmedik.”

 

 

Çekingen ama ticareti memurluğa tercih etti

Bu girişimciliğin mutlaka bir geçmişi, kökeni vardır diye soruları art arda sıralayınca, aslında çekingenliğine rağmen ticarete yatkın olduğunu anlattı satır aralarında.

“İlkokul ve hatta lise yıllarımda çok çekingendim. Çok iyi hatırlarım, konuşamazdım. Yakın arkadaşım Sevgi’nin (Sevgi Altay) kulağına söylerdim, o aktarırdı söylemek istediğimi. O derece çekingen.”

Ama buna rağmen lisenin ardından ticareti memurluğa tercih etti. 1980’li yıllar, herkesin kamu görevlisi olabildiği zamanlar. Babanın hediyelik eşya dükkânı Denizer’de geçmiş hayatı, belki onun etkisiyle.  “Memur olma imkânım vardı ama ticaret yapmak istedim” diyor.

Dereboyu’nda bir dükkân açtı babası ona, kendi işyerine ek olarak. Ve burada hediyelik eşya satmaya başladı. Yıl 1982.

“Ticaret istedim ama aslında bir şeyler yapmaktı hayalim. Neydi bilmem, ama bir şey yapmam lâzım. Hediyelik eşya dükkânında yapacak bir şey yok. Oturup müşteri beklersiniz. Kapı önünde oturursunuz. Bu bana uygun değildi. Oturmamak için bebekler yaptım, çiçek yetiştirdim, pelüş yaptım…

 

İstanbul hem sıkıcı, hem kaderini belirleyen ilk adım

Dükkân açmasından bir yıl sonra evlendi. Dönemin subaylarından, sonradan albay olan Uğur Ergüden ile. Art arda 2 çocuğu oldu; Oğlu Erbuğ 1985, kızı Tuğçe 1988’de doğdu. Bu arada dükkânı çalıştırmaya  anneyle birlikte devam etti.

Ve 1990’da eşinin akademi eğitimi için 2 yıllığına İstanbul’a gittiler ailece. Giderken, “dönünce ekonomik özgürlüğünü kazanacak bir iş yapma” konusunda kendi kendine söz verdi. O İstanbul’a giderken Dereboyu’ndaki dükkân devam edecek, anne çalıştıracak, o da dönünce kaldığı yerden devam edecekti. Ama belli ki başka hayalleri vardı. Nitekim bu dükkanın ömrü uzun olmadı, bir süre sonra kapandı.

“İstanbul’da kaldığım dönem hayatımın en sıkıcı dönemiydi. Konsolosluk asker eşlerine çalışma imkânı sağlıyordu, çalışma imkânım vardı ama iki çocuğum nedeniyle çalışamazdım.”

İstanbul’daki bu 2 yıl, kaderinin belirlendiği sürecin de tetiklendiği dönem oldu.

“Askeri karargâhtaki perdeleri çok beğenmiştim. Kıbrıs’ta ev inşaatımız vardı, o perdeleri diken perdecinin adresini aldım. Yeni evime perde diktirecektim. Gittim. Muhteşem perdelerdi. Kıbrıs’ta o yıllarda perde için kumaş alır, büzer, asardık. Böyle şekilli perdeler yoktu burada.”

Perde diktirirken perdeci oldu

Perdeciye gidip gelirken, “neden bizde olmasın” dedi, mağaza sahibi Orhan Dicle‘ye açtı fikrini. O da “neden olmasın” dedi. “Malzeme çok, dikiş imkânı var, sen git işyerini kur, ortaklaşa yaparız. Sen ölçü alırsın, biz dikeriz” diye ekledi. Böylece eşinin görev süresinin tamamlanmasıyla 1992’de adaya döner dönmez girişime başladı.

Baba, çevredekiler “yapamazsın, terzi değilsin, nasıl ölçü alacaksın, bu alanda piyasanın büyükleri var, onlarla yarışamazsın” deseler de, vazgeçmedi. Araştırdı, piyasayı inceledi, ihtiyaç olduğunu gördü. Bolu Sokak’ta 13 metre karelik bir dükkân kiraladı. Yıl 1993. Bir başına. Usta Orhan Dicle geldi, ona ölçü almayı gösterdi, kartelalar getirdi ve gitti.

“Sermayeye gerek yoktu. Evlere gidip ölçü alırdım, kartelalardan sipariş verirdim, İstanbul’da dikilip gelirdi ve ben monte ederdim. Bozuk, eksik, aksak geleni gece yarılarına kadar oturup düzeltirdim. Piyasada boşluk olduğu için talep vardı. Mağusa’dan Yeşilırmak’a her yere bir başıma gittim. Yollarda kaldım, gece yarılarına kadar çalıştım, çok engelle karşılaştım, hakaret işittim ama pes etmedim. Büyük bir şevk ve hevesle çalıştım. Çünkü bir şeyler üretiyordum, yeni bir şey yapıyordum.”

Yaklaşık 3 ay sonra perdeleri diken, diktiren usta hayatını kaybetti. İşlerde aksama olmaya başladı. Mağazayı devralan oğluyla ve terzisiyle çalıştı ama sorunlar yaşandı. Başka atölye/ler buldu İstanbul’da. Kumaş alacak, diktirecek imkânı olmadığı için İstanbul’la çalışmaya devam etti.  Dikiş işine el atana kadar 7 ayrı atölyeyle çalıştı.

İşlerin iyi gitmesi nedeniyle bir çalışan istihdam etti. O dükkânda oturacak, kendi arazide çalışacak, ölçü alacak, monte yapacak.

Ara sokaktan caddeye, adım adım

Talep artınca işyerini büyütmeye ve ara sokaktan caddeye taşınmaya karar verdi.  Yıl 2000.  Şehit Mustafa Ahmet Ruso caddesinde daha büyük bir dükkân kiraladı, kira 300 Sterlin. Burası hem cadde, hem diğerine göre daha büyük, 75 metrekare

“Dükkânın sahibi Galip Bozalp’a kirayı ödeyip ödeyemeyeceğimden emin olmadığımı söyledim. Tanışıklığım, yakınlığım olan biri değildi. Buna rağmen ‘ben senin gayretini, azmini görüyorum, kazandıkça ödersin’ dedi. Bu galiba bana hayatımda en büyük motivasyonlardan biri oldu. Gerçi kiramı hep düzenli ödedim ama o iyi yürek beni motive etti.”

Bu dükkânın kirasını ödemekle kalmadı, arkadaki garajı da kiraladı bir süre sonra. Ve istihdamlara devam etti yavaş yavaş. Bir çalışanına ek, terzi ve montajcı istihdam etti. Hatta garajı kiralayınca malzeme de almaya başladı. Birkaç top kumaş, biraz halı, hediyelik eşyalar…

Atölye kuruldu, terziler ve montajcılarla üretim arttı

Esas atılımı ise 2003’te yaptı. İşler iyi gidiyordu. Kredi aldı, eşi de albaylıktan emekli olmuştu. Kiradan çıktı, Ortaköy’deki şu an plaza olarak kullandığı 4 katlı binayı o zaman aldı. Altta 3-4 dükkân, üstte evdi. Bir süre sadece dükkânlarda çalıştılar, sonra yavaş yavaş plaza oldu.

Bu binaya geçişle birlikte istihdamlar arttı. Terziler, ütücüler, montajcılar alındı. Atölye kuruldu ve  perdeler burada dikilmeye başlandı.

Şimdilerde 4’ü şirket ortağı aile bireyleri olmak üzere 19 kişilik kadrosuyla bir marka. Her gün gelişti. Perdeye aksesuar, halı, tamamlayıcı mobilyalar eklendi. Eskiye tutkunluğunu da bu binayla birlikte hayata geçirdi Müge Egüden. Atılı bulduğu, eski mobilyaları yenileyip, tamir ettirip burada sergilemeye başladı. Hatta kendi eşyalarını da…

Ne iş yaparsanız yapın en iyi olun

Babadan bulduklarıyla, soyadıyla değil, sıfırdan var olan bir rol model Müge Ergüden. Kadınlar risk almaz diyenleri yanıltan bir girişimci. Ülkenin en fazla ihtiyaç duyduğu şey girişimcilik.  Genç girişimcilere ne der!

“Girişimden korkmamalı insanlar. İnanmak, ihtiyaç alanlarını iyi tespit etmek, atılımdan korkmamak gerekir. Risk almak şart. Taşıyabileceğiniz riskler. Olmazsa da olmaz, kaybedeceğiniz bir şey yok. İşe başlarken sermaye gerektirmeyen girişimler vardır. Kaybetseniz de bir şey olmaz, başka iş yaparsınız. Ama en önemlisi teşvik etmeyen, motivasyon kıran, yapma diyen çok olacak, hatta çoğunluk öyle olacak. Onlardan etkilenmeyin. Pes etmeyin. Ve ne iş yaparsanız yapın, iyi yapın, yürüyün…”

 



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı