Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Seninle Benim Aramda Büyükçe Farklar Var

Senin olaylara verdiğin tepkiler, o olayın öznesinin kim olduğuna göre değişebilir; benim tepkilerim kişiye değil olayadır, sabittir, değişmez,

Sen kendin gibi olmayan hiç bir şeye yaşam alanı bırakmazsın; ben herkesin, her rengin, her dinin, dilin, cinsiyetin, farklı görüşün bir şekilde bu dünyaya sığışması gerektiğine inanırım,

Sen “önce insan” dersin, onu da doğduğu yere, kim olduğuna göre başka bir kalıba oturtursun; ben herkesi olduğu gibi kabul eder, tüm canlılar için kaygılanırım,

 

Sen her duruma bir kılıf uydurup, en acı anda dahi pişkince gülebilirsin; ben utanmanın ağırlığını taşıyamayan pek çokları gibi çok üzgün, bolca kızgın ama en çok da utanç hissederim,

Senin için hep bir düşman vardır. Böyle öğretilmiştir ve sen de sorgulamadan kabul ettiğin için, hep o düşmanı ararsın, yoksa yaratırsın; ben tüm o “düşmanlar”ın neden yaratıldıklarını fark eder, asıl gerekçelerine yoğunlaşırım,

Sen günü geldiğinde beni de yok kolaylıkla yok edebilirsin; bunu bile bile senin de hep varolman gerektiğini bilir, zıtlıklar olmadan yaşanamayacağını savunurum.

Seninle benim aramda çokça fark var ve o farklar nedeniyle giderek daha da açılıyor aramız. Senin hedef koydukların bana; benim doğru bildiklerim sana uymuyor. Ve geldiğimiz noktada hangimizin pes edeceği üzerinden bir bahis oynanıyor üzerimize, hissetsen de, hissetmesen de…

Aşama Aşama Anksiyete…

Geçtiğimiz Perşembe’den beri hayat sis bulutu gibi bastı. Bu ağır ruh haline büründüğümde genelde hiç bir şey yapmak istemem. Bir süre yok olayım diye düşünürüm. Ancak yaşadığımız bu çağdaki tanıklıklarımız o denli ağır ki; bırakın saklanmayı, daha da görünür olup, inandıklarımız için gür bir sesle bağırmak gerekiyor belki de her zamankinden çok.

Canlı yayındaydık Perşembe gece. Başbakan Ersin Tatar konuğumuzdu. Bulunduğum stüdyodan, kerpiç bir evin avlusuna; açık kapıdan gelen soğuktan değil, karşısındaki rütbeli askerin sözlerinden yüreği donan anneler, babalar, kardeşlerin arasına adate ışınlandım. Henüz yetkili kaynaklardan haberi gelmeden, bölgede bulunan meslektaşlar duyurmaya başlamışlardı bile İdlib’te olup biteni. Birer rakam olarak telaffuz edilen her bir gencin ailesi, sevenleri düştü aklıma bir kez daha. Böyle anların filmlerde olduğu gibi dramatik sahnelere fırsat bırakmayacağını bilecek kadar tanıklığımız olmasına karşın, hayalleri, son sözleri belki… Ne çok acı sığdırır olduk küçücük zaman dilimlerine… Tarih; başkalarının çocuklarıyla girilen savaşların kararlarını kolayca alanlarla dolu. Yitip giden canların arkasında gözü yaşlı kalan insanları çok fazla yazmıyor oysa. Yarım kalan hayalleri, hayatlarına bıraktıkları yerden döndüklerinde yapacaklarına dair umutları falan ancak bir kaç gün kalabiliyor gazetelerde ya da internetin çok tıklanan haberlerinde. Bir kaç yaş döküyoruz sonra ve kaldırıyoruz rafa, bir diğer haberi alıncaya…

Yaşananların Ankara – Moskova hattına yansımasını ne olacağına dair pek çok senaryo dinleyip, bol okuyup, çok konuşup, hiç uyuyarak başladığım Cuma günü; bu kez hastanede yangın haberi. Tam bir kaos ortamının içinde sağlıklı bilgiyi almak da aktarmak da ne güç. Bir kez daha organizasyonsuzluğumuzun ortaya çıkması. “Neyse ki can kaybı yok” diye düşünürken gelen o kötü haberler, ruhu daha da ağırlaştıran gelişmeler…

Corona Bahane, Irkçılık Şahane!

Ve sonra hayatın aslında, güdülen bir dizi politikanın inşa ettiği senaryolar bütünü, bizlerin ise ait olduğumuz sınıflara ve işlevselliğimize göre, o politikaları uygulayanların izin verdiği yaşam alanlarında birer oyuncu olduğumuzun kanıtı gibi, Güney’in tek yanlı hamlesiyle, kimi kapıların 1 hafta süreyle tek taraflı kapatılma haberi… İlk başta anlamakta zorlansam da, Corona Virüsü üzerinden korku iklimi yaratıp, mantıksızlık üzerine oturtulan kararın, özellikle yaklaşan seçim öncesi, Anatasiadis tarafından milliyetçi tabana altın tepside bir neden olarak sunulduğunu görmek için çok çaba sarfetmeye gerek yok. Yunanistan ve İtalya ile Larnaka üzerinden uçuşlar devam ederken, kapılar kapatılarak alınan sözüm ona önlem kadar, Başbakan Ersin Tatar’ın açıklaması da mühim. Dünya Sağlık Örgütü’nün, dünya toplumları arasında bu kadar hızla yayılan bir salgına daha önce şahitlik edilmediğini duyurduğu gün, olayın büyütüldüğünü söyleyen Başbakan, ülkemizde alınan önlemlerin yeterliliği konusunda da, ciddi endişeye yol açtı.

Kötülüklerden bahsederken, yüreği vicdandan, merhametten, empatiden yana atanların tanıklık ettiğimiz trajedinin farkında olup olmadığını doğrusu bilmek isterdim. Zira ne yazık ki, acılarmız da, tahammülümüz de, üzüntümüz de “biz” söz konusu olunca güçleniyor da; bir botun üzerinde hayata tutunmaya çalışan adamın ya da kadının kucağındaki çocuğa bakıp “bunlar da daha çocuk yapar”* diyebiliyoruz ya da “aman bize de gelmesinler” diye düşünebiliyoruz aklımızın en derininde bir yerlede. Türkiye ile Yunanistan arasında Araf’ta yani yüzlerce insan… Karadan ya da denizden Avrupa medeniyetine ulaşmaya çabalarken; “medeni insan” atığı gaz bombaları, plastik mermiler, botlarını batırma hamleleri ile medeniyetin sınırlarını çiziyor tüm dünya için belli…

Akıl nerede biter, vicdan nerede başlar, nerede konur sınırlar yüreklere, yeryüzü nasıl kaldırır bunca acıyı, nasıl susar dil?

Seninle benim aramda çok ciddi; hatta kocaman farklar var çoğunluk. Sen şimdi kör sağır otur orada. Fakat bil ki, kendin için çizdiğin tüm o sınırlar, bak püff, bir anda değişiverir sonunda. Çünkü bilirsin işte, bunlar hep politika…

*Savaş bölgelerinde yapılmış pek çok farklı araştırmaya göre; kaybetme korkusundan doğum kontrol yöntemlerine ulaşamamaya; BM’nin yardımları sadece bebekli ailelere dağıtıyor olmasından, iş gücü olarak bakılıp “eve ekmek getirir” görüşüne kadar pek çok faklı nedenle, göçmen ailelerin çocuk yaptığı ortaya çıkmış olsa da; savaşların doğum oranlarını düşürdüğü gözlemlenmiş.