Ne dünyada yalnızız ne odağıyız. Bunun bilincinde olmamıza karşın ya öyle olmayı seviyoruz yada hastalık değil ama müthiş bir umursamazlıkla sorumsuzluk sendromu yaşıyoruz. Ki nereden bakarsak bakalım en az 1963, 1974’ler sonraları o bunalımlı ve karanlık yıllarda bile, bugünkü kadar huzursuz değildik! Nitekim: ÖNCE Türkiye cephesine bakalım: Orada da durum vaziyetler iyi değil. Gelişen bir ekonomi ile büyüyen Türkiye silah sanayinde devrim yaparken uyumakta olan düşmanlarını (ki Ankara payitahtının bir meziyeti de dost kazanmak değil, düşman kazanmaktır) uyandırmakla kalmadı! Düşmanlarının karşısında ittifaklarla saflaşmalarına da fırsat verdi! Nitekim Fransa’nın şaşkın ve şımarık Makron’unun Türkiye karşıtı olanca ülkelerle ittifak yapması, ülkesinde İslam dinini islah edeceğim derken imamların bile Fransa’da, Fransa’nın laiklik anlayışı içinde yetiştirileceklerini açıklaması, bu düşmanca saflaşmalardan sadece bir tanesidir! (Neyse ki yıllar sonra Erdoğan ilk kez yüzünü Avrupa’ya çevirerek, “Türkiye’nin yeri Avrupa’dır” diyebildi ki büyük aşama olmalı.) ***
ASIL VAHİM OLAN: Bizi de olumsuz etkileyen “döviz vurgunudur!” Bu sorunu hâlâ çözemeyen Türkiye, Merkez Bankası Başkanını bir kez daha değiştirir, yeni ekonomik ve mali tedbirler alırken hâlâ ne doların ateşini söndürebildi ne cari açığı durdurabildi. Milyar dolarla ifade edilen borçlardan söz edilmekte.
Öte yandan bugüne kadar AB’nin TC’ye yönelik “yaptırım kararlarını” engelleyen Almanya başbakanı Merkel de desteğini çekti çekecek bir politika değişikliği içine girdi!
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını, Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün asıl sorumlusunun Rum tarafı olduğunu görmezden gelen AB Liderler Zirvesi 10-11 Aralıkta sırf TC’ye “ekonomik ambargo uygulamayı tartışmak için toplanacak!” Ve Merkel işte bu “yaptırımı” destekleyeceğinin sinyalini veriyor! Hıristiyan dünyasının son dönemlerde gitgide yoğunlaşan tüm bu “düşmanlık” kokulu hasmane tutumlarını tetikleyen ise Maraş’ı açmamız nedeniyle oluyor! Çünkü çok zamansız ve ileriyi düşünmeden, yan etkilerini hesaplamadan açılan Maraş, Rum Yunan ikilisinin Doğu Akdeniz ve Ege’deki faaliyetlerine Türkiye’nin bir misillemesi olarak algılandı. Şöyle ki “Türk tarafının Maraş’taki Rum mülk sahiplerine “gelin malınıza sahip çıkın” açıklamasında bulunmasına karşın!
Oysa eğer Rum mülk sahiplerine malları iade edilecek idiyse önce mevcut Kuzey Güney sınırları ve geçiş kapısı korunarak Maraş’ı açmadan da “gelin malınıza sahip çıkın” çağrısında bulunulabilinirdi ki o zaman Maraş’ın açılması meşruiyet kazanırdı.. Oysa bir gece ansızın karar verildi ertesi gün yollar asvaltlandı, ağaçlar çiçekler dikildi, ardından da Maraş bizimdir derken Rum tarafına da siz de buyurun teklifinde bulunuldu.. (Tabi Maraş’ın açılması konusunda daha pek çok barışçı daha olumlu değişik formüller de olabilirdi.. Buna karşın yine de Maraş’ta mülkü bulunan 300’ün üzerinde Rum dönmek için müracaat etmişler deniyor.) ***
VE HÜKÜMET KRİZİ: Türkiye’de, Doğu Akdeniz’de dolayısıyla şimdi de Maraş odaklı Kıbrıs’ta, koronavirüs belasını ve eğitim öğrenimi nasıl vurduğunu da dışta tutarak, yukarıda sadece bir kısmını vurguladığım sorunlar gelişip katmerlenirlerken… KKTC “hükümet bozup hükümet kurmak gailesiyle uğraşıyor! Olacak iş değil ama oluyor!
Çok cici demoktik ve parlamenter sistem tutkunu ülkemizin yönetici takımı sahne almış şovmenler gibi vatan ve millet uğruna nasıl koalisyon hükümeti kurulacağını hangi meşakkatli yollardan geçildiğini ne büyük fedakârlıklar yapılacağını icrai sanat eylerlerken… Vatan mahzun millet mahzun!
Şimdi de hükümeti kurma görevi CTP Başkanı Tufan Erhürman’da.. Ki bu filmi yıllardır periyodik aralıklarla izliyoruz. Üstelik erken seçimlerle de oyuna bilfiil seçmen olarak katılıyor, iki yıl anca dayanacak hükümetler uğruna birbirlerimizi paralıyoruz..
Yani bu “cici parlamenter sistem başından beridir tutmadı.. İki milletvekili cıvıtsa hükümet düşürür! ***
BUNA KARŞIN: Düşük hükümetler dönemlerinde bile “hükümetsizliği” sezmiyoruz! Çünkü ol alem geldiği gibi devam ediyor. Bu olağan süreci devam ettiren bürokrasinin köklü ve liyakatli görev anlayışı da değildir. (Keşke öyle olsaydı.) Hükümetler döneminde de yürümeyen işlerin “hükümetsizlik” dönemlerinde de dolayısıyla fark edilmemesidir!
Şöyle ki artık yıllarca süren çözüme ulaştırılamamış sorunları kanıksar olduk! Ki onlar hükümetlerle de gidip gelmezler, hep vardılar! Nüfus ve iskân arttıkça var olan bu sorunlar da katmerlenerek arttı!
Fakat memleketi yönetmeye talip hükümetler (kadrolar demiyorum) her zaman bu hızlı değişimle gelişmelerin gerisinde kaldı. ***
ÖRNEĞİN: Taşıtlar artarken, yollar, trafik artışa paralel bir yapılanmaya sokulamadı!
İmar iskân artarken kat mülkiyeti, kanunu çıkarılmadı. Emirnameler bile ekilecek araziler ranta kurban gittikten sonra çıkarıldı zaten hayırları da olmadı!
Olağan dönemlerde bile sorunlu olan eğitim öğrenim kurumu, koranavürüs döneminde tamamen çöktü.
Mesela şimdilerde de “doğal afetlere karşı ne kadar hazırlıksız ve donanımsız olduğumuzu gördük! Fırtına ve hortum olaylarında nasıl savrulduğumuza tanık olduk. Ve gözlerimizi yetkili, sorumlu görevlilerimize çevirdiğimizde “zararların yaraların kapatılmasının zaman alacağını” işittik çünkü bu konuda da yeterli değiliz!
Kısaca 46 yılın kambur üstüne kambur ekleyerek devam eden sorunlarıyla yaşamaya alıştırıldık ki bir tanesi de periyodik aralıklarla hemen her yıl yaşanan “koalisyon hükümetleri krizleridir.”
Buna karşın ne “koalisyon hükümetlerini” gerektirmeyecek seçim sistemleri konusunda kafa yoruyoruz ne de ülke istikrarını sağlayacak sosyoekonomik modeller deniyoruz.
VE tüm bu başarısızlıklarımızın faturasını Erdoğan’lı Türkiye’ye kesiyoruz! Buraya kaydırdığı nüfusa yüklüyoruz! (Farkında değiliz ama o TC’li nüfus çoktan bize benzedi hatta bizi de geçti!)
***
BU SİSTEMLE YÜRÜMEZ: Israrla, kısa süreli aralıklarla hükümet yıkıp hükümet kurmakla KKTC kendini arzu ettiği yere getiremez. Şu anda toplum bir keşmekeşi yaşıyor. Sadece yönetim zafiyetiyle değil Günlük hayatıyla.. O hayatı besleyip geliştirip büyütecek olan moral değerleriyle.. Sanatı, edebiyatı, tiyatrosu, sineması, sosyal etkinlikleriyle.. Yaratacağı huzurlu ortamlarıyla.. En önemlisi insanın insana saygısıyla.. Tertip, terbiye, temizliğiyle..
Kıbrıs Türk halkı ne bu “insani, dini ve milli değerlerin” yabancısıdır ne de bunların dışında kalacak kadar sıradan bir toplumdur. Aksine yıllar yılıdır varoluş mücadelesi verirken bunlara sahip oluşunun ispatını da veren bir toplumdur. Kendimize verdiğimiz değeri yönetim erkine de vermiş olsaydık bugün hükümetler yıkıp hükümetler kurmak için zaman harcamaz, aksine kurduğumuz hükümetlerle başlarımız göğe değerdi..
































