Mutlu olmadığımızı sandığımız geçmiş günlerimizde aslında ne kadar mutlu olduğumuzu hatırladığımız, geçmiş yaşantımızı sorguladığımız ve hayatı anlamlandırmaya çalıştığımız günlerden geçiyoruz. İnsanoğlunun doğasında bu vardır çünkü: Hayatı anlama ve anlamlandırma ihtiyacı!
Çoğu insana hayattan ne beklediği sorulduğunda, mutlu olmayı beklediğini söyler. Bu ne kadar yeterli bir cevaptır bilinmez. Hem insanın ihtiyaçları sürekli değiştiğinden onu mutlu edecek durumlar değişeceğinden hem de doğası gereği insan olumsuzu görmeye daha yatkın olduğundan sürekli bir mutluluk hali içinde olması beklenemez çünkü. Örneğin vücudu ne denli sağlıklı olursa olsun, dikkatini ayağını vuran ayakkabının acısı çeker insanın. Günü sorunsuz geçmiş olsa dahi akşam eve geldiğinde bu acı bile şikayet etmesine, tüm gün yaşadığı olumlu anları görmezden gelmesine sebep olabilir. Peki bu insanın doyumsuzluğundan mı kaynaklanır. Tabi ki hayır! İnsanoğlu doğası gereği zevke doyar, yani bir noktadan sonra ne olursa olsun ekstra zevk alması gibi bir durum yoktur. Özetle alınan zevkin ulaşabileceği bir doruk noktası vardır. Ama acı söz konusu iken durum öyle değildir. Her zaman acı ve ıstırap daha yoğun bir şekilde hissedilebilir, bunların ulaşabileceği bir son, bir zirve yoktur. Ayrıca keyifli iken su gibi akıp geçen zaman acı hissederken adeta donar ve akmaz olur. Bu nedenle insan acıya daha duyarlıdır. Hem acıyı çekerken zamanının geçmek bilmemesi hem de ne şiddette ne kadar uzun süre ile yaşanacağının belirsizliği neden olur buna. İnsanın ayrıca kendisine acı veren şeyi ortadan kaldırabilmesi için acıyı bir an önce, henüz büyümeden fark etmesi gerekir; bu da onun acı verme ihtimali olan şeyler karşısında radarlarını sürekli açık tutması anlamına gelir. Mutlu anları hesapsızca harcar da acıya gelince karalar bağlar insanoğlu. İşte tüm bu nedenlerden ötürü hayatımızın belli günlerinde ne denli mutlu olduğumuzun farkına ancak bu mutluluğumuz, özgürlüğümüz ve keyif alarak yaptıklarımız elimizden alındığı zaman varırız. Yine bu sebeptem ötürüdür ki hayatın en büyük 3 saadeti olan sağlık, gençlik ve özgürlüğü de insanın elinden alınana dek kıymetleri fark edilmez.
Çoğumuz sonsuz mutluluk peşindeyiz. Filmlerdeki mutlu son misali; ‘Sonsuza dek mutlu yaşadılar.’. Böyle bişey ne kadar mümkün? Bir insanın gün içinde tek bir ufak sorun dahi yaşamaması, o gün keyfini kaçıracak hiçbirşey olmaması ne kadar mümkün? Hiç!
Hayat bir yolculuktur. Bu yolculukta giderilmeyi bekleyen sınırsız ihtiyacımız olacaktır; sevilmek, sosyalleşmek, acıkmak, susamak, değer görmek, onaylanmak vb sayısız fizyolojik, sosyal ve ruhsal ihtiyaçlar. Bu ihtiyaçlarını ne denli sağlıklı ve zamanında karşılayabildiğine bağlı olarak o denli mutlu ve keyifli bir hayatı olur insanın. Hayattan aldığı keyif artar. Ama kişi kendinin, ihtiyaçlarının ne denli farkında olursa olsun kendisi dışında hayatına etkisi olan o kadar çok çevresel faktör vardır ki, ihtiyaçlarının kusursuz karşılanması gibi bir durum yani süreğen bir mutluluk hali söz konusu olamaz.
O zaman hep o sözü edilen ‘ana odaklan’maya geliyor iş. Anın tadını çıkarmaktan başka elimizden gelen bişey yok aslında. Karantina günleri ve evdeyiz. Sıkıldık hem de çok. Ama bu günleri şikayet ederek geçirmek de bir tercih, boş vaktim olsa da yapsam dediğiniz şeyleri yapmaya çalışarak geçirmek de, keyif alabilecek yeni şeyler üretmeye çalışarak geçirmek de bir tercih. Sonuç itibarı ile hepimize ayrılan bir süre var. Bu bizim hayatta kalacağımız süre. Bu süreyi değiştiremeyeceğimiz şeyleri değiştirmeye çalışarak kendimize acı çektirip boşa harcamaktansa, var olan durumu kabullenip alabileceğimiz maksimum doyumla geçirmek daha uygun olmaz mı, ne dersiniz?
































