Köşe Yazarları

“Dün” bugünün aynasıdır











Kıbrıs Türk halkı için “çözümden” öte bir başka “değerin” olmaması gerekir..




Buna karşın kadersizlik daha İngiliz Sömürge döneminden başladı!”  Türk Rum toplumlarını kırmakla kalmadı, birbirlerine de kırdırdı!



Üstelik İngiliz bu “taktiğini” etnik kökenli Türk-Rum karşıtlığına dayandırmakla kalmadı; her iki toplumun da bağlı oldukları “Anavatanları” olan Türkiye ile Yunanistan arasındaki düşmanlıktan da yararlandı!   Nitekim EOKA’nın harekete geçmesiyle bu Anavatanlara bağlılık iki toplum arasında   “ayrılık ve husumete” evirildi! Doğrusu İngiliz’in iyi taktiğiydi!

(Mesela bazı EOKA’cıları “düşmanını düşmanına vurdurt” tutumunda  astronomik maaşlarla “oksidari ve komanda” olarak görevlendirdiği Türkler’e vurdurttu!)

RUM’a gelelim: Türkleri hiç sevmedi. Adanın 500 yıl Osmanlı  yönetimde kalmasının bilinç altında oluşmuş “eziklikle kırıklığı” bir yana..

Ortodoks kilisesinin dur durak  bilmeyen “Enosis” mücadelesi, Rum halkını  Türk halkından uzaklaştırmakla kalmadı, yabancılaştırdı da!

(Buna karşın Türk toplumu  hem sosyoekonomik hem sosyal yönden her zaman Rum toplumunun içinde oldu ta ki 1974’de dışlana kadar!)

Nitekim bizim kuşak Maraş’ta büyüdü, Maraş’ta serpildi. Ama gün geldi ayni Maraş’ta Türk olduğumuzu anlamasınlar diye yüksek sesle konuşmaz olduktu!.

BUNLARI niçin yazdım? Kiminle çözüm için pazarlık yaptığımızı hatırlatmak için! Çünkü Rum halkının, liderliğinin, kilisesinin değiştiğine inanmıyorum, “inanmadığımın” ispatına da “müzakerelerle” tanık oluyorum! Ve tabi hem hayret ediyorum hem merak ediyorum:

Şöyle ki “keşke bir çözüm olsa da görsek!” Görsek ki kendi Devletimizin  Hükümetinin  Kurumu olan Kıb-Tek’le bile uzlaşamayıp “Sendikalarının” Bakanlıkların elektrik akımlarını kesecek kadar dikleştiği gerçeklerde yaşatılmaya çalışılan KKTC’ye nazire; bu adada Güney’deki Rum Devleti ile hangi “ortaklıklarda” hangi “çıkarlarda” hangi ulusal “ideallerde” hangi “dini” günlerde, hangi “uluslar arası” ilişkilerde, hangi “temsilciliklerde” hangi  “enerjide…”  Hangi tasada ve kıvançta ortak bir Federal Devlet bayrağı altında bütünleşip barış içinde yaşayabileceğiz ki?                                                                                                                                                   **********

VADESİ DOLAN KKTC

Yıllar önce bir ülkenin üst kademe bürokratlarından biri Türkiye’yi ziyarete gider. Gezer görür, temaslarda bulunur..

Bazı devlet ricaliyle bir sohbetinde sorarlar: “Türkiye’yi nasıl buldunuz? Adam biraz şaşkın, “Vallahi der sizin medyanızın yada konuşma fırsatı bulduğum insanlarınızın söyledikleri anlattıkları oranda kötü, sorunlu, geri kalmış  bir Türkiye görmedim. Aksine mükemmel diyeceğim bir ülke.. Neden Türkiye’yi bu kadar çok karalıyorsunuz anlamadım..

Bizimkilerden biri şöyle cevap verir:  “Eee siz dışarıdan biz içeriden, uğraşa didine  evvel Allah götüreceğiz!..” (Türkiye’yi tabı!)

KKTC’nin durum vaziyetleri de aynidir. Biz içeriden uğraşıyoruz batırmak için, tutun ki komşumuz ve hempaları da  dışarıdan.. Buna karşın 45 yıldır dayanıyoruz..

NE var   ki bu gidiş doğru gidiş değil. Eğer Devleti yönetip yönlendirmek Sendikaların Birlik ve Derneklerin “inisiyatiflerine” kadar düşmüşse.. Eğer Devlet “çaresizliği” oynuyorsa.. Eğer medyanın manşetlerinde karalara batırılıyorsa.. Ve Devlet eğer halkına güven vermiyorsa…

BİR yere yazın:  Gün gelecek “varlığını sürdürmek için sadece iki şansı olacak: “Ya bir Federasyonla Rum Devletine yamalanacak yada Türkiye’nin bir vilayeti olacak. Fakat asla kendi kendini yöneten bir Devlet olamayacak! Kaldı ki zaten kendini yönetmiyor, yönetiyorlar işte!

YAKINMAMIN nedeni  kötümserliğimin  yansıması değildir.

Ya nedir? 45 yıldır yığınla sorunun altında kalıp  gitgide işlevini daha çok yitiren Devlete karşın; ayni Devletin ensesinden “nemalanan,  büyüyen, gelişirken kapitalleşen, zenginleşen özel sektörle işinsanlarının yarattıkları sosyoekonomik çelişkidir!

Şimdi bakın:  Türkiye para akışını dondursa maaşları bile ödeyemeyecek Devlete karşın;  KKTC’de “para kıran” nice sektörler vardır!

LÜKS oteller.. Kumarhaneler.. “Her köşede” tanımıyla   Bankalar..  17’i aşkın Üniversiteler..  Alışveriş Merkezleri.. Küçük de olsa “Sanayi Tesisleri..” Emirnamelerle dizginlenecek kadar büyüyen, yayılan “İnşaat Sektörü..” Dizi dizi köylere kadar yayılmış lokantalar, gazinolar..  “Bed Ofisler..” Gece Kulüpleri..” “Taksiciler, Benzinciler…” Vesaire..

TÜM bu sektörler dört tane jeneratörü satın  alamayacak durumda olan “KKTC Devletinin sınırları içinde” vardılar.. Ve gerçekten de “varlıktırlar!”

Şöyle ki maaşları ödemek için gerektiğinde Devlete Belediyelere borç para verecek kadar!

DOĞRUSU Bu “Devlet-Özel Sektör”  farklılığına şaşmamak gerekir çünkü “liberal ekonominin sistemi” budur.. Tabi bizde Devletin Kurumları” nedeniyle belirgin bir liberalizmden söz etmek mümkün değilse de..

NE var ki  Devleti zarara uğratan, Hükümetin  plan ve programlarını” da olumsuz etkileyen bazı “Kurumların”  ne zaman özelleştirilmeleri gündeme gelse  kıyametler kopartılmaktadır..

Ötesi daha enteresandır:  Mesela Kıb-Tek Devletin bir kurumudur ama Devlete şerh koymaktadır! Hatta devleti yönetip yönlendirme zorlamasında  “dediğimi yapmazsan ben de elektriğini keserim”  deyip gerçekten de kesmektedir!..

Kısaca KKTC’i Anayasa’sıyla birlikte yeniden restore etmek gerek. Kuzey, bu içi çürümüş “devletle” ne şah olur ne şahmaran!

 





Başa dön tuşu