Tabii şimdi akıllarda birçok soru var. İşin ucu nereye gidecek diye merak ediyorsunuz, ben de ediyorum. Bundan sonra neler olacak diye merak ediyorsunuz, doğrusu ben de ediyorum. Bu iş nerelere varır, kim bu süreci takip etme cesaretini gösterebilir diye soruyorsunuz, ben de soruyorum.
Herhalde birçoğumuz yargı sistemimize güveniyoruz. Ama tüm bir devlet mekanizması bununla sınırlı mı? İş oralara gelene kadar kapalı kapılar ardında neler dönüyor? Kimler, kimleri itinayla gözden kaçırabilmeyi başarıyor?
Bu arada necip matbuatımız, fikr-i takipten muaf bir biçimde işin magazini ile meşgul… Ardı arkası kesilmeyen “pasta” muhabbeti, meselenin suyunun suyu kıvamına gelmiş durumda.
Yazının başlığı, büyük yazar Shakespeare’in “Hamlet” oyunundandır. Orada bu sözü, kalenin surlarında nöbet tutan er Marcellus’tan duyarız. Shakespeare bununla, “çürümüşlük her yere yayılmıştı” demek ister. Bizim pasta muhabbetini de bendeniz buna benzetiyorum. Peki bunu niye yazıyorum? Biri çıkıp da “bu herif Danimarkalılara hakaret ediyor” demesin diye!
***
“Üniversite krizi” değil mi bu yaşananlar…
Evet, öyle. O halde “üniversitelerden sorumlu” kurumun başkanının daha dikkatli davranmış olduğu gerekçesiyle o kurumun başına getirilmiş olması gerekmez mi? Akıl bunu emreder.
Ama öyle olmuyor işte…
Birtakım üyelerin de davranışları bundan pek farklı değilse eğer, muhalefetin ağzından düşmeyen şu “çürümüşlük” lafının altının doldurulması üzerine de konuşmanın vakti geldi de geçiyor demektir.
Sonsuza kadar çürümek olanaksızdır. Sonunda darmadağın olursun…
O ana kadar ‘sabretmek’ de neyin nesidir?
***
Geçen hafta, size başka bir konudan daha bahsedeceğimi söyleyerek bitirmiştim yazıyı.
O mesele, Türkiye’de görülmekte olan Kutlu Adalı davasının “zaman aşımı” gerekçe gösterilerek kapatılmasıydı.
Merhum Kutlu Adalı gibi insanlar, çürümüşlüğün önüne geçmeye gayret ederlerken sistem tarafından engellenirler.
Sonra da “zaman aşımı” olur. Zamanında yargılamadıysan, tabii öyle diyeceksin. Bu adeta “kabahatli benim” demek gibidir! Bir kişi, niye böyle bir şey yapsın ki?
Yine başa dönüyoruz…
‘Üniversite kurumu’nun başı, niye “üniversite yolsuzluğundan” içeri girsin?
Sağlık sistemi dört dörtlük ise niye başlıca doktorlarımız yaptıkları ‘usulsüzlükler’ nedeniyle yargılansınlar?
Şairin dediği gibi, “hiç mi çelişmiyor, hiç mi Allah’ım”, şu mahkememizin söylediğiyle şu insanımızın yaşadığı?
































