BM Barış Gücü’nün görev süresinin uzatılması oylaması öncesinde New York ve Washington’da temaslarda bulunan Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, doğru ve net saptamalar yapıyor.
Rumların tutumunun, “bir müzakere süreci var, o nedenle Barış Gücü’nün görevi devam etmeli” noktasında olduğu iddialarının ne kadar gerçek dışı olduğuna dikkat çekiyor ve şu anda bir müzakere süreci olmadığını söylüyor.
Yine Rum tarafının, “Türk askeri olduğu sürece, BMBG’ne de ihtiyaç var” iddiasına karşılık da, Türk askerinin 1974’de, barış Gücü’nün 63’de geldiğini hatırlatıyor.
Bunların hepsi doğru, hepsi yerinde.
Rum propagandasının nasıl sakat bir temelde olduğunu gösteriyor.
Ama şunu da gözden kaçırmamak gerek…
Rumlar böyle de, BM’ye üye, -Türkiye hariç- tüm ülkeler de aynı oyunu sürdürmüyorlar mı?
Hep denir ki, “BM üyelerinin Kıbrıs’tan haberi bile yoktur. Detayları bilmezler”…
Nasıl olur? Her seferinde önlerine oylayacakları bir rapor konur. Ve o raporda, bir yıldan fazladır adada herhangi bir sürecin olmadığı yazılıdır.
Bilmez değiller, bilirler de bildiklerini okurlar o kadar.
Bu defa da, bilerek ve isteyerek bu oyun bir kez daha oynanacak, “adanın barışçı geleceğine yönelik müzakere süreci” falan denerek, bu süre uzatılacak.
Barış Gücü’nün adada bulunmaya devam etmesi, aynen Özersay’ın dediği gibi, Rum tarafının mevcut durumu, yani statükoyu korumasını sağlıyor.
Rumlar bu durumdan mutlu. Çünkü tanınmaya devam ettikleri gibi, son dönemde enerji konusunda tek yanlı her türlü girişimi rahatça yapabildikleri bir ortam. Bundan niye vazgeçsinler ki…
Türk tarafı olarak, BM Barış Gücünün aynen devamından yana olan anlayışa, yani statükonun devamına karşı diplomasi yürütmekteymişiz.
Ben de diyorum ki, aslında sadece Barış Gücü’nün adadaki varlığının değil, BM’nin diplomatik rolünün de tartışılması gerekmez mi?
BM himayesinde başlayan müzakerelerin üstünden yarım asır geçti. Şartlar değişti. Neden hala BM olaya müdahil olsun ki?
Özellikle Annan Planı sonrasında sürekli bir aldatmaca, sürekli oyalama, gerçekleri söylemekten kaçınma, tek yanlı bir tavır.
Tek bir raporda dahi Rumların uzlaşmazlığı vurgulanmadı. Buna karşın tekrar tekrar müzakere süreçleri başlatıldı.
Artık bu işin maksatlı olarak aynı yöntemle sürdürüldüğünü görmemek için kör olmak lazım.
Ne Türkiye ne de Kıbrıs Türk tarafı, hiçbir zaman BM’nin rolüne karşı tavır koymadı. Hiç tartışmadı.
Oysa Birleşmiş Milletler’in “misyonu” çok açık. O da, mevcut durumun kazasız belasız devam etmesi.
Artık, “sizin niyetiniz budur” deyip, sadece Barış Gücü’nü değil, BM’nin iki taraf arasındaki sözde “iyi niyet” misyonunu tartışmaya açmak gerekir.
Olayın çok da içinde biri değilim. Ama ömrüm bu safsatalarla geçti. Gazetecilik hayatımda, yıllar boyu aynı gerekçelerle BM Barış Gücü’nün görev süresinin uzatıldığına tanık oldum. Dahası defalarca hiç de adil olmayan raporlarla müzakere süreçleri yürütüldüğünü gördüm.
Taraflar anlaşmak isterse, arabulucuya ne gerek var? İşte garantörler orada. Gerekirse onlar devreye girer.
BM askeriyle ve diplomasisiyle devrede olduğu sürece, formül değişmeyecek.
Eğer bu kısır döngüden bıktıysak, karşı tarafın rahatını bozmalı, masanın yeniden dizayn edilmesini zorlamalıyız.
Bu söylediğim çözüm karşıtlığı değil, asla.
Bazı kesimler, çözüm adına Barış Gücü’ne sarılırken, çözümün önündeki asıl engelin bu olduğunu görmüyorlar.
Aksine, BM gözetiminde müzakere yöntemi, çözüm sağlanmaması üzerine kurulu.
Bunu görelim diyorum.
YERİN KULAĞI VAR
KOMİK OLUYORSUNUZ:
Ulusal Birlik Partisi Lefkoşa – Girne yolu Ciklos bölgesinde, 4 gencin yaşamını yitirmesi olayıyla ilgili eylem yaptı. Genel Başkan Tatar, “yolun bilimsel çalışmalardan uzak bir yol” olduğunu söylerken, hükümeti sorumluluktan kaçmadan istifaya çağırdı. Ben de Tatar’ı istifaya çağırıyorum, çünkü 2017’de “boğaz yolu projesini imzaladık, hayırlı olsun” açıklamasını yapan, 2018 de ise “boğaz yolu bizim projemiz, yeni hükümet hazıra kondu, projenin sahibi biziz” diyen UBP, bu sorumluluğun gereğini yapmalıdır. Ucuz siyaset olur da, bu kadar rezili olmaz…
DÖVERKEN ASLAN:
Adam döverken sapasağlam, tutuklanınca kalp hastası olduğunu hatırlayan Bulut Akacan kadar, ona “kalp hastası” raporu veren doktor ve Girne Akçiçek hastahanesinden alınmasına ses çıkarmayan polisler de suçludur. Tutuklandığı ilk gün etrafa gülücükler saçan Akacan’ın, bu işten sıyırlmak için her yolu deneyeceği belliydi. İlk defası değildi. Sonunda devletle dalga geçer gibi de yapacağını yaptı. Şimdi mahkeme bu kişi hakkında nasıl bir karar üretecek herkes merak ediyor. Benim fazla umudum yok, paşa paşa “teminatını” yatırıp serbest kalacak. Ondan sonrası Allah kerim…
DÜN DÜNDÜR:
YDP Genel başkanı Erhan Arıklı 4 yıl önce “vicdani red”le ilgili düşüncelerini söyle açıklamıştı; “Askerlikte gönüllülük esasına geçilmesi çağın gereklerine uymak açısından da önemlidir. Vicdani reddi ‘Vatana ihanet’ olarak görmekten ziyade, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi askerliğin yerine alternatif kamu görevleri belirlenmeli ve zorunlu askerlik yapmayı geçerli gerekçeler üzerinden reddeden vatandaşlar, bu hizmetlere kaydırılmalıdır”… Dört yıl sonraki bu değişimi anlamakta zorlanıyorum. Ne bu şimdi?
HELE BİR BEKLEYİN:
Hükümetin “vicadani red yasası” taslağı hakkında kimsenin ne olduğu konusunda tam bir bilgisi yok ama, herkes karşı çıkıyor. Yahu bir durun taslağı bir okuyun, içinde ne var, ne yok bir öğrenin sonra karşı çıkacaksanız, reddedecekseniz edersiniz. “Baştan ben reddedeyim içinde olayım” diyorsunuz ama, yarın bu yasaya olumlu oy vermek zorunda kalırsanız nasıl anlatacaksınız…
ÇAVUŞOĞLU NOKTAYI KOYDU:
Bu ay sonu Lute gelecek, hatta yanında bir de plan getirecek iddiaları, iki liderin “görüşmelere hemen başlamaya hazırız” açıklamalarının hepsinin de safsatadan öteye gitmediğini anladık. Nasıl mı? Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Kıbrıs sürecinde Avrupa Parlamentosu seçimlerinden dolayı müzakere başlaması mümkün görünmüyor” diyerek olası bir sürecin ancak Haziran ayında başlayabileceğinin sinyalini verdi ve son noktayı koydu…
ÇEMBERDE BALIK TUTARIZ:
Kanlıköy göletinin yarıdan fazlası, Gönyeli göletinin tümü dolmuş. Su işleri Dairesi Müdürü, “çok daha fazla yağış olursa, neler yaşanır bilemiyoruz” diyor. Ben söyleyim neler yaşanacağını, Gönyeli göletinin tahliye kanallarından su Lefkoşa’ya doğru gelir. Hani 1992’deki gibi, çemberde balık tutarız. Daha da kötüsü, o kanallar yıllardır temizlenmedi, sazlıklar 4 metreyi buldu. Gelen suyun nerede patlayacağını da onlar tahmin etsin…
ZİRVEDEKİLER
Tayfun Çağra: “Herkes suç sayısının düşmesiyle, cezaevlerinin boş olmasıyla hatta bazı yerlerde cezaevi olmamasıyla övünürken biz, artık yetersiz kalan cezaevi yerine yeni ve büyük bir cezaevi yaptırmakla övünüyoruz. Şimdiki cezaevi 172 kişilik yapılmış ama şu anda 532 mahkum ve tutuklu kalıyor. Bu yıl içinde bitecek yeni cezaevimiz 765 kişilik olacakmış. Yani cezaevi yatak sayımız artmış. Daha fazla konuk ağırlayabilirmişiz!”…
DİPTEKİLER
Al Sana Güvensizlik: Daha önceki gün yazmıştık, “sorunumuz güvensizlik” diye. Daha doğrusu, sistemin güven vermemesi. Hadi bakalım, en çok güvenmek istediğimiz kurum polis. Göstere göstere ayrıcalık. Kimden emir almışlar, nasıl bu kadar keyfi hareket etmişler? Devlet hastanesinden, lüks özel hastaneye sevk. Resmen tutukluyu gözetimden kaçırma suçu…
































