Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

“Bizi kim çimen yaptı”

AB “yine yapacağını yaptı” diyemiyorum! “Komisyonun” Türkiye’nin “üyelik yolundaki ilerlemesine yönelik raporu taraflı ve kasıtlıdır” diyemeyeceğim gibi..

Raporda, “Türkiye’nin AB müktesebatından gitgide uzaklaştığına” ilişkin  vurgulama ve uyarılara da “hadi canım sen de” diyerek burun kıvıramayacağım!

Bunlara karşılık desem ki  “Türkiye zaten  böylesi bir ilerleme raporu  çıkacağını biliyordu!”

“Hatta henüz AB üyeliğine hazır olmadığının bilincinde olduğunu bildiği kadar” deyiversem!.

Fakat tüm bu olumsuz AB-TC gelişme ve raporlarına karşın bir konuda şu yönden üzüntü duyuyorum:

Türkiye AB üyeliği yolunda tekleyip bazen de   uzaklaştıkça, Kıbrıs’ta kaybeden Türk toplumu olmaktadır!

Kaybettiğimiz için de kazanan taraf   dolayısıyla  GKRY olmaktadır!

Yıllardır bu gelişmelerin acısını  çekmekteyiz! Üstelik ABAD kararlarıyla ekonomimizi darmaduman eden  “ambargoları” da taşıyarak!

Gerçekte Kıbrıs Türk toplumuna 1963’lerden beridir Rum Yunan ikilisinin yapmadığı fenalık, eza cefa kalmadı!

Fakat Rum’un Türk halkına reva gördüğü eza cefa devam ederken;    demokrasi  savunucusu olan AB’nin,  yarattığı Hıristiyan Kulübünün, “Müslüman Türkiye ile adadaki “Müslüman Türk” halkı karşıtlığı sürdürmesini sindirmek o kadar kolay olmuyor!

Mesela daha bir süre önce  AB’den Rum tarafına para yağmakta olduğunun haberleri yayılmıştı.

Fakat ayni adadaki Türk halkına  ayni Avrupa’nın reva gördüğü “ambargolar” olmakta!

Öte yandan ayni AB, Rum tarafının Doğu Akdeniz’deki MEB’leriyle hidrokarbon yataklarına “Fransa’dan İtalya’dan şirketleriyle katılırken göz göre göre  Türk halkının haklarının  çiğnenmesine bırakın göz  yummasını, üstelik Türkiye’nin bölgedeki araştırmalarına  yönelik de şerh koyarak ne kadar Rum’dan yana olduğunun ispatını çakmaktadır!

İŞTE yeniden  konuşup tartıştığımız Komisyonu’nun TC’ye yönelik bu “ilerleme raporudur” ki  “bizim için Avrupa budur” diyoruz!

Ve artık çok açık seçik sorunun  bir parçasının da Hristiyanlık-Müslümanlık meselesi” olduğunun altını çizmek zorunda kalıyoruz!

Yalnız burada şu soruyu sormak gerekir: Bu olayı ve sonuçlarını  çoktan hortladığını sandığımız “haçlı seferleri” gibilerinden bir çatışma ortamı  haline getiren hangi taraf oldu?

İtiraf edeceksek rahatlıkla “Deaş” diyebilir, AB’de dehşetli bir mülteci sorunu yaratan Suriye  denebilir de…

Neden Kuzey Kıbrıs Türk halkı faturasını ödemekte!

Neden Kıbrıs Türkleri  bu çatışma ortamı içinde sürekli kaybeden taraf durumuna düşürülmekte?

Hani derler ya “Filler tepinirken çimenler ezilir!” Bizi “ezilelim” diye kim “çimen” yaptı!

**********

TEMENNİMİZ BAŞARILI OLMALARIDIR

Özersay’ın, Dörtlü Koalisyon Hükümetinin odağına günah keçisi olarak   Serdar Denktaş’ı koyup, kendini “fazilet timsali,”  partisini de Kıbrıs Türk halkının “talihi” olarak lanse etmesini yadırgamadık!

Hükümetlerin  ille de “bütçesel” yada “ortaklar arasındaki anlaşmazlıkları” nedeniyle sürekli iktidara gelip gitmeleri  diye bir kural yoksa, tutun  ki daha önce de sözünü ettiğim gibi “fazilet” de bir nedendir!

Ancak Dörtlü Koalisyonda küçük  partinin Başkanı olan Serdar Denktaş’ın nasıl olup da Hükümeti yıkacak kadar “büyük rol” oynadığına şaştım!

Şöyle ki Özersay istifasının  nedenini bile “Maliye Bakanına  güven duymamasına” bağlamakta bir beis görmedi!

OYSA Maliye Bakanı 15 aylık Hükümet sürecinde  (maaşları ödemek  için para temininde bazı “etik olmayan” yöntemlere  baş vurmuşsa da) sonuçta  aylarca maaşları hem de gününde ödeme becerisi göstererek hükümetin istifasını geciktirmeyi başaran en etkin Bakan olduydu..

BUNA karşılık hükümet yine de Özersay’ın  S. Denktaş alerjisi  nedeniyle istifa etmesi sonucunda Hükümet  istifa etmek durumunda kaldı!

Ki olayı bizzat Özersay anlatıyor. “Ben diyor babadan oğula devlet arazisi skandalını sineye çekemezdim.” Tabi Partisi HP de…

NEYDİ olay? Başından beri mezarında bile rahat bırakmadıkları rahmetlik Denktaş’ın adını taşıyacak bir üniversite inşası için Serdar Denktaş’a tahsis edilen, onun inşaatı ve idamesi için oğluna devredeceği bir  devlet arazisi!

Ki dikkatinizi çekerim:  Bu Devlet arazisi ilânihaye atıl kalmayacak ve   yine birileri tarafından ya bir okul ya bir hastane ya halka açık bir tesis ya da bir otel için gidiverecek!   Kısaca üzerine şu veya bu şekilde bir inşaatın  yapılacağı  arazi olarak değerlendirilecek değil miydi?

Peki “Denktaş”ın adının şeref vereceği  o üniversite  neden “peşkeş çekildi” olarak nitelendirildiydi?

Ha! Yeni bir “rant” mıydı?  “Baba oğul” kumpası mıydı?

Meğer bu S. Denktaş ne  maldı mı diyelimdi? Babasının adından bile “nemalanacaktı!”                                                                                      *****

Şimdi ayan beyan sırıtan durum şudur:  Yukarıdaki olay nedeniyle    şövalye ruhlu Özersay  hükümeti  yıkarak yerle yeksan  eden politikacımız oldu!

Ha! İlaveten ne diyordu ama Özersay? “Zaten hükümet olarak hizmet üretemez noktaya geldikti.”

Hah işte! İşte asıl sorun buydu. Hatta ve belki de “Cumhurbaşkanlığı seçimlerine (varsa eğer niyeti) aday olarak hazırlanabilmesi için Dörtlü Koalisyon Hükümetinin istifa etmesi gerekirdi!

Çok kısaca: Karşımızda biri Türkiye’ye sıkı sıkıya bağlı bir Sağ, diğeri “halktan ve haktan yanayım” derken hükümet yıkıp hükümet kurup kuran iki siyasi parti ve bir Koalisyon Hükümeti  vardır.

Tek temennimiz     “başarılı olmalıdır!”