Berlin’e bir sonuç çıkmayacağını bilerek gitmek…
Tuhaf gelebilir ama, gerçek bu.
Bir önceki süreç, yani Crans Montana süreci başlarken de bugünkünden farklı değildi durum.
Rum lider bir seçime hazırlanıyordu. Tabana şirin görünmek ihtiyacı vardı. Hem sağcısına hem solcusuna. Ama özellikle taviz veren bir duruma düşmek hiç işine gelmezdi.
Dahası, tam da o dönemde Doğu Akdeniz’de egemenlik paylaşımı son hızıyla devam ediyordu. Uluslararası şirketlerle ihale sözleşmeleri yapılıyor, bölge ülkeleriyle ittifak anlaşmaları imzalanıyordu.
Sonuç alınmayacağı ayan beyan ortada olduğu halde, sırf reddeden taraf olmama adına, süreci 5’li konferansa kadar götürdü.
Sonunda kendinden hiç beklenmedik bir şekilde iki devletlilik falan lafları etti, masayı bıraktığı gibi kaçtı.
Üstelik o süreçte Türkiye garantiler ve güvenlik konularında tarihin en büyük esnekliğini göstermişti.
Şimdi yeniden bir süreç başlar mı başlamaz mı görüşmeleri yapılıyor.
Berlin bunun için sadece bir yoklama.
Bunu bizim taraf da, karşı taraf da böyle niteliyor.
Bir referans şartıdır tutturdular gidiyorlar. Sanki o bahsedilen konular daha önce hiç ele alınmamış, hiç görüşülmemiş gibi. Halbuki aralarında “etkin katılımlı siyasi eşitlik” gibi en temel konuda bile geçmişte sağlanan bir uzlaşı var ve BM kararlarına girmiş. Hem de en açık ifadeyle.
Herkesin temkinli olmasında fayda var.
Crans Montana’dan bugüne, doğal gaz konusunda çok daha ileri adımlar atan, yanına bütün dünyayı alan Rum tarafının, uluslararası güçler “haydi anlaş” demediği sürece, anlaşma niyeti olmadığı açık.
O nedenle sahte umutlar yaratılmamalı. Beklentiler, gerçekler temelinde olmalı.
Kimse bugün görüşme, yarın anlaşma beklentisi içine girmemeli.
Bir kere gerçekçi değil. Gerçekçi olmayan bir beklentinin peşinden gitmek, hayal kırıklıkları getirir. Aklı başında insanlar bu duruma düşmek istememeli bence. Bunu kime nasıl izah edersiniz ki?
İkincisi, çözüm isteyen kesimin büyük umutlarla gireceği bir süreçten, beklenen sonuç çıkmadığında, tek sonuç, çözüm karşıtlığının güç kazanmasıdır.
“Ha gördünüz mü, olmuyor işte…” diyerek, toplumu kamplaştırma, süreci destekleyen herkesi itibarsızlaştırma gayretleri alıp başını gidecek. Kim ne derse desin, Türk tarafının, KKTC ve Türkiye olarak istişare içinde olduğu unutulmamalıdır. Kimsenin de gidip taviz verecek durumu yoktur. Buna rağmen, durumun istismar edileceği kesindir.
Şunu bileceğiz… Kısa vadede bir sonuç alınmasa bile, görüşmelerin kopmasını kabul etmemiz olanaksız. “Biz vazgeçtik görüşmüyoruz” dediğimiz anda, KKTC’nin tek uluslararası tanınırlığına son vermiş olacağımız ortada. Suçlanmak da cabası.
Müzakereleri bitirmek, 1960 Anlaşmaları ve oradan kaynaklanan garantiler de dahil haklarımızı tartışmalı hale getirecektir. Hatta daha değişik bir formül üzerinde toplumsal bir irade ortaya çıksa dahi, bunu öne süreceğiniz ortam, bu ortamdır. Eğer dünyadan kopuk bir karar almak niyetinde değilseniz tabii….
Cumhurbaşkanlığı seçimleri bahane edilerek kendi kendimize zarar vermek istemiyorsak, toplumdaki iki görüşün temsilcilerinin de temkinli olmasında fayda var.
Daha da önemlisi, biz burada birbirimizi suçlarken, masadan kaçmak isteyen asıl kendisi olduğu halde, Anastasiadis’in son aylarda bir numaralı federasyoncu kesildiğini de mi görmüyoruz. Ona bu “iyi çocuk” rolünü oynama fırsatını veren biz değil miyiz?
YERİN KULAĞI VAR
DEĞİŞEN BİRŞEY YOK:
Berlin zirvesine günler kala tarafların tutumunda bir değişiklik yok. Özellkle de Türk tarafının olmazsa olmazı “garantiler ve asker” konusu Rum tarafında şart olarak ortaya konuyor. Rum lider Anastasiadis, “Hedefim Kıbrıs sorununa, garantiler, yabancı askeri birlikler ve yabancı bağımlılıklar olmadan adayı yeniden birleştirecek bir çözüm bulunmasıdır” diyerek aslında masaya ön şart ile oturacağını belli etmiş oldu…
KEŞKE YÜZÜNE SÖYLESEYDİ:
Dışişleri Bakanı Özersay Berlin görüşmesi öncesi, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Elizabeth Sphear ile bir araya geldi. “Her durumda şartlar bu kadar yıldır tarif edilen türden bir ortaklık için mevcut olmasa bile bir müzakere süreci değil ama bir diyalog sürecinin ve temasın yani bir başka ifadeyle görüşmenin olması doğaldır” diyen Özersay, keşke hazır Sphear’ı bulmuşken, Türk tarafının federasyon görüşmelerinden duyduğu rahatsızlığı ve tek çözümün “iki ayrı devlet ve KKTC’nin tanınması” olduğunu yüzüne karşı söyleyebilseydi…
BU ARTIK IRKÇILIK:
DİKO ve EDEK partisi bir yasa önerisi hazırlamışlar. KKTC’yi tanıyan, kuzeyde resmi bir makam sahibi olan ve Kıbrıslı Rumlara ait olan bir mülkte oturanların, “Kıbrıs Cumhuriyeti” haklarından mahrum edilmesi. Şuna ‘bütün Kıbrıslı Türkler’ dese ya, diyemiyor. 60 Cumhuriyetinin adı duruyor, anayasası başta olmak üzere bütün yasaları ırkçı bir şekilde değiştiriliyor. Sanki tüm olup bitenler bu insanların suçuymuş gibi, Cumhuriyeti gasp eden kendileri değilmiş gibi. Biz bu tarafta 60 Cumhuriyeti’ndeki haklarımızı yeteri kadar savunmadığımız için oluyor bunlar…
SÖZ DÜELLOSU SÜRÜYOR:
Talat ve Akıncı arasındaki söz düellosu sürüyor. Talat’ın açıklamalarına cevap veren Akıncı’ya Talat, Mustafa Akıncı’nın çözüm yanlısı tüm güçlerin desteğiyle yüzde 60’ı aşarak ikinci turda seçimi kazandığını söyleyerek, kendi döneminde eleştirilerden hiçbirinin saldırı olarak değerlendirilmediğini çünkü eleştirinin Cumhurbaşkanını güçlendirdiğini belirterek, “Hele eleştiriye değer vererek onu anlarsa tarihe damga vurur” diyerek cevap verdi. Bakalım ikili arasındaki bu karşılıklı söz düellosu daha ne kadar sürecek…
AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE:
Yıllardır ikitdara gelen her hükümetin öncelikli hedefi olan ve onlarca kez çıkarılması konusunda söz verilen “Kamu Reformu” bir türlü hayata geçirilemiyor. Belki de kamudaki birçok tıkanıklığa son verecek olan bu reform tasarısı, geçmiş hükümet döneminde olduğu gibi şu anki hükümetin de pek umurunda değil. İşin ilginç yanı ise, muhalefette savundukları ve geçirme sözü verdikleri bu tasarı, hükümete gelince hep unutuluyor nedense…
TÜZÜK İHLALİ NE OLACAK?:
KT Petrollerindeki grev kalktı kalkmasına da, arada yapılan Tüzük ihlalleri ne olacak? Akaryakıt ithalatçılarının birbirlerine yakıt vermesi Tüzük’le yasaklanmışken, göstere göstere bu suç işlendi. Bunun da bir yaptırımı olacak mı? Yoksa grev bitti, sendika alacağını aldı, tamam mı?
ZİRVEDEKİLER
Erhürman’ın Mektubu: CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman’ın BM Genel Sekreteri Guterres’e yazdığı mektuba, Kıbrıs Türk tarafında karşı çıkacak biri olduğunu sanmam. Rum tarafının ne yapmaya çalıştığından, BM’nin siyasi eşitliğe dair parametrelerini hatırlatmaya, oradan Kıbrıs Türklerinin beklentilerine kadar, dört dörtlük bir mektup. Keşke süreç başlarken, sırf iç siyasi gailelerle bölünmüşlük görüntüsü vermek yerine, böyle bir karar Meclis’ten çıksa ve Genel Sekreter’e tüm partilerin imzasıyla gönderilmiş olsaydı…
DİPTEKİLER
One Man Show: Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, hep “bir adım önde” olma telaşından bir türlü kurtulamadı gitti. Örneğin “Maraş’ın açılması, yolsuzluk dosyalarının takibi ve son olarak da, KKTC bayrağını yakan Elamcılar” meselesini sahiplenmesi gibi. Bu heyecan ve telaşının kendisine zarar verdiğini ne zaman anlayacak. Bazı konularda öyle paylaşımlar ve açıklamalar yapıyor ki, sanırsınız o olmasa ülkede hiçbir iş yapılmayacak…
































