Doğu Akdeniz’de konuşlanmış olan ülkeler birbirlerine karşıt cephelerde “ittifaklar” haline geldikten sonra, önceleri “işbirliği” gibi görülen olağan ve meşru cepheleşmeler, bu kez “güç birliğine” dönüşerek bir “sahiplik” ve “gasp” olayına döndü..
Artık bu dönüşümle birlikte kıta Türkiye’si de “Boğazlar’dan Oniki Adalara, Ege denizinden Güney’de Kıbrıs’a kadar sarkan ve Doğu Akdeniz’deki meşru hak ve hukukunu da kapsayan büyük bir alanda yerini almıştır.. Daha doğrusu almak zorunda bırakılmıştır.
ÇÜNKÜ Türkiye’nin etrafında yarım ay gibi çemberleşen ülkeler Doğu Akdeniz’e “sahiplik” koymaya çalışırlarken, aralarında oluşturdukları ittifakla Türkiye’ye yönelik bir “husumet ve düşmanlık” haline gelmişlerdir!
(Kİ bugün yaşanan bu sorunun kökü önce 1918’de 1. Dünya savaşından sonra Osmanlı’nın Almanya’nın yanında yer alması nedeniyle “İtilaf Devletlerine” yenik düşmesi sonucunda imzalamak zorunda kaldığı “Mondros Anlaşması” ile başladıydı. Hemen ardından 1920’de bu kez Türkiye’nin İtilaf Devletleri tarafından parçalattırılmasına varan “Sevr Anlaşması” dayatıldıydı. Bugün karşısında cepheleşen ülkeler sırtlarını işte o Sevr Anlaşmasına dayamaktadırlar.)
DOLAYISIYLA Türkiye hâlâ sorunları devam eden “Boğazlar, Oniki Adalar, Kıbrıs sorunu, Ege deniziyle Adaları ve Doğu Akdeniz’deki haklarıyla; hakkının hukukunu çekip almak zorunda bırakılıyor..
Kİ hatırlatayım: Türkiye’nin meşruiyetinden kaynaklı ilk sınır ötesi harekâtı Bundan 46 yıl önce rahmetlik Ecevit’in Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirip biz Kıbrıslı Türklerini kendi “vatan topraklarının” sahibi yapmasıydı.
İşte bu Türkiye tam tamına bir asır sonra içine sıkıştırıldığı Türkiye sınırlarını aşarak hak hukuk arayışının politik mücadelesini veriyor.
Fakat Türkiye’nin bu “mücadelesi” şimdi de tarihin o İtilaf Devletleri örneğinde olduğu gibi, başta Güney Rum Yönetimi ve Yunanistan olmak üzere kendi aralarında kümelenen ülkeler tarafından oluşturulan anlaşmalarla akamete uğratılmaya çalışılmaktadır.
(BURAYA kadar gelmişken “bazılarınızın canını sıkmak pahasına” hatırlatayım. Artık Kıbrıs sorunu “şaka kaldıramayacak” kadar kritik bir dönemece girdi. Şöyle ki ya Türk halkı Kuzey’deki daracık sınırlarını aşarak Doğu Akdeniz’deki enerjiden payını alırken, kara sularıyla kıyısal deniz alanlarının sahibi olacak yada Rum tarafının ada egemenliğini kabulünde, o egemenliğin altına girecek!
FAKAT: Böyle bir tecellinin “olmazsa olmazı” açıkça ortadayken, o zaman Türkiye’nin adadaki varlığını yeni anlaşmalarla perçinlemek zorundayız.. Kaldı Rum tarafı Yunanistan’la bunu yapıyor!
Kısaca Kıbrıs siyasi sorunu artık BM’ler gözetiminde Sn. Akıncı ile Anastasiadis arasında çözülebilecek bir sorun olmaktan çıkmış 1974’deki soruna dönüşmüştür.
O yıllarda Türkiye’nin Kıbrıs sorumluluğuyla hakkı ne idiyse, şimdi de aynen odur. Yani artık Kıbrıs Ankara’nın sorunudur.. Hem de ta Lozan Anlaşmasından kalma hesaplaşmalarıyla..
*****
İKİ YANLIŞ BİR DOĞRUYU GÖTÜRÜR!
Her ne kadar bizde tersi söz konusu da olsa, bilirsiniz ki “iki yanlışın (yada üç yanlışın) bir doğruyu götürmesi” hem matematiksel hem de mantıksal bir kuraldır.. Çünkü sonuçta “tereddüdün, bilmemenin” ispatıdır!
Başbakan Sn. Tatar’ın partisi UBP tarafından resmen “Cumhurbaşkanlığı adayı” olarak gösterilmesinden sonra gelin bu “yanlışlarla doğruları” sorgulayalım: Şöyle ki:
“UBP ile HP’nin “Koalisyon Hükümeti kurması doğru bir karardı.”
Nitekim bugüne kadar elle tutulur icraatları olmadıysa da artık gelip giden hükümetler için Türkiye ile barışık olmanın farkındalığını başa yazarken; para akışını sağlama başarısını da yanına ekledi..
Uzun bir aradan sonra ilk kez Tatar Koalisyon Hükümeti Türkiye ile olağan ve iyi ilişkiler oluşturdu..
(Burada bir parantez açıyorum: 1974’den beridir kafamızdaki düğümünü çözemediğimiz bir sorunumuz vardır. “Türkiyesiz de kendimizi yönetebilir, ayaklarımızın üzerinde durabiliriz” saplantısı!
Ki çok uzun yıllar “Devlet” olmamız nedeniyle “elbette kendi kendimizi yönetecek siyasi erkin sahibi olcağız” savunucularından olmama karşın; bu konuda ne kadar kabiliyetsiz ve cibilliyetsiz olduğumuzun yüzlerce ispatlarını görüp yaşadıktan sonra (ki artık yağan yağmurların sularını bile zapt edemiyor ya sellerinde sürükleniyoruz ya da çaresiz sularının baskınında evlerimizin göl olmasını seyrediyoruz! Ki ötesi tüm sorunlarımızın bir tekini bile “çözdük” diyemiyoruz!)
İŞTE bu ahval içinde “Türkiye’ye muhtaç bir dide gibi yaşamak zorunda kalırken, tutun ki 46 yıl sonra “yeni bir imar planı” yapalım dedik onu bile beceremedik!
…ÖTE yandan: Böyle bir KKTC’de “kendi kendimizi yönetebilecek iddialarıyla” iktidara gelen hükümetlerin daha makamlarını ısıtmadan Ankara’lara koşturup, “aman para canım para artık bana bana…” Diyerek yalvarışlarını ise yüreklerimiz sızlayarak izliyoruz…
Ve beride, “asırlarca Rumlarla kardeş kardeş yaşadık şimdi de yaşarız” rüyalarında “barış havariliğine” soyunan federasyon sevdalılarına üzülüyoruz!
Kısaca bizde iki yanlış değil, onlarcası bile bir doğruyu götüremedi çünkü götürecek doğru yoktu!
FAKAT! Ben büyük bir insafla diyorum ki evet UBP ile HP’nin bir koalisyon hükümeti oluşturması doğruydu.
Fakat ayni Koalisyon bünyesinden “iki Cumhurbaşkanı adayı çıkması” yanlıştır. Ki bu iki yanlış, kuruluşu doğru olan Tatar Koalisyon hükümetini götürür!
Çünkü dünyada “ayni hükümet içinde bir Başbakan diğeri Yardımcısı iki politikacının birbirleriyle el sıkışıp sarılıp öpüşüp, sonra da seçim propagandalarında birbirlerine karşı (kardeş kardeş mi diyelim) kampanya yürüttükleri görülmedi! Zaten olayın esprisine zıt bir siyasi vakıadır! Hatta halkla alay etmek, sabrıyla oynamaktır!
VE en güzeli artık hiçbir seçimde sandığa gitmemektir. “Parlamento dışı muhalefet” yapmaktır!


































