Uzun zaman sonra yeniden başlıyorum yazmaya. Üstelik zamanlaması da kişisel tarihim için hayli önemli; zira bundan 22 yıl önce, böyle günlerdi… 1 büyük valiz, bir sırt çantası, bolca soru işareti ve heyecanla ilk kez gelmiştim adaya.
Türkiye; kalbimi kırmış ve daha sonra defalarca kez daha yapacağı gibi, istenmediğimi hissettirerek kapıyı çarpmıştı yüzüme. Gönüllü olmayarak geldiğim, ancak son 2 yıla kadar; bir kaç anlaşmazlık yaşasak da, yerleşme kararı almaktan hiç de pişman olmadığım bu ülkede, 22 yılım geride kalıyor. Türkiye ise hangi kuşaktan olduğuna bakmaksızın pek çoklarına istenmediklerini hissettirmeye devam ediyor. Kadınına, çocuğuna, doktoruna, müzisyenine farklı yollardan ayrı ayrı ve sıklıkla aynı şeyi söylüyor. Aidiyetle ilgili doğduğu/yaşadığı yer üzerinden bir hissi olmayan benim gibiler, bu hayatta şanslı mı değil mi bilmem. Ancak doğduğu ülkeye kalbi kırılan ve nüfusu giderek artan bizler için konu aidiyet hissinin ötesinde; çocukluk anılarının, seslerin, kokuların, derelerin, sokakların kayboluvermesi kadar da acıklı.
Şimdi burada da bir benzeri yaşanıyor sürecin. Kendi çocuklarına istenmediklerini hissettiriyor bu ülke. Gidene dön, gitmek isteyene “kal” diyebileceği bir yüzü de yok hem.
Duygularımla değil mantığımla yön veririm ben hayatıma derseniz, kalp kırıklığı bir şekilde geçer gider elbet. İzi kalıyor ama. Kendimden biliyorum. Ve gidenlerin aklından çocukluk anıları; tatları, kokuları asla silinmiyor…
(Arkada dinlenen: Ezginin Günlüğü: Şehir)
.………. ………. ………. ………. ………. ……….
Bu kadar germeye ne gerek var dedikçe daha da geriliyoruz… Yerel yönetimlerle ilgili sözüm ona reform konusunda, Meclis’in tatilde olmasını fırsat bilen hükümet, daha önce sert tepki aldığı yasayı bu kez ne yaptı etti geçirdi geçirmesine ama Anayasa Mahkemesi “orada bir durun bakalım” dedi. Yasalar yokmuş gibi davranıldığında bunların olacağı bilinmiyormuş gibi; şimdi yakar top misali bu kaos elden çıkartılmaya çalışılıyor.
Şurada anlaşalım ve önce kendimizle; yarattığımız sistemsizlik abidesi garabet kamu düzeni ile yüzleşelim. Sayısız programda defalarca dillendirdiğim gibi, reform pek çok alanda kaçınılmaz ve şart. Yerel Yönetimler de bunlar arasında. Ancak her konuda niteliğe değil niceliğe paye biçilen güzide ülkemizde yine aynısı yapılıyor. Daha önce hormonlu çoğalan belediyeler bu kez makaslanarak göstermelik bir reform yapılmak isteniyor. Kriterler de kazanımlar da meçhul. Oysa daha güçlü belediyeler, yerinden kaliteli hizmeti alabilen mutlu yurttaşlar demek. Ama olmaaaaz… Dostlar alışverişte görsün, birileri “bunlar reform meform yapamaz” demesin.
Kim kusura bakarsa baksın! Bu ülkede yapılmayan her reformun arkasında popülist siyasetçiler, o ortamda başka, bu ortamda başka konuşan günü kurtaranlar ve topu taca atanlar var. Konu yerel yönetimde reform ise daha güçlü ve özerk belediyeleri konuşalım. Hükümet edenlerin, gücü merkezde tutma arzusunun nedenlerini tartışalım ya da pek çok ülkede kendi sınırları içinde eğitimden itfaiyeye pek çok konuda karar mercileri arasında olan belediyelerin, bizde uğradıkları itibar kaybından dem vuralım. Ama bunlar yok; Pazartesi itibarıyla imza yetkisi olmayan belediye başkanları, meclis üyeleri ve muhtarlar gerçeği ile bolca kaos var. Vay halimize…
………. ………. ………. ………. ………. ……….

O Esnada…
Yazın başında ciğerimizi yakan orman yangını kadar gündem olmuştu Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın, yangını gökyüzünden gözlemlemek için havalandıkları helikopterdeki aşırı mutlu halleri. Yanındaki TC Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın dahi şaşkınlığını saklayamadığı fotoğraf günlerce konuşulmuş, hatta sayın Tatar; hakkındaki kimi eleştirilere de dava yoluyla cevap vermişti. Geçtiğimiz hafta sonu gerçekleşen ve belli ki herkesin razı olduğu UBP Kurultayında nihayet “istenen” başkan seçilebildi. Partililer bunu kendilerine yedirebildi mi yoksa daha önce spor salonlarından taşan UBP kurultaylarının aksine ,küçük bir salonda yapılan ve binlerce partilinin katılmadığı bu toplantı; tabanın küskünlüğünün göstergesi mi bilemeyeceğim. Açıkçası artık eskisi kadar merak da etmiyorum zira son yıllarda yaşadığımız demokrasi gasplarının daniskası partide yaşanırken tüm bu antidemokratik uygulamaların gailesini de biz değil; bir zahmet olanı biteni nasıl olup da sindirdiğini anlayamadıklarım çeksin. Zaten bahsedeceğim konu da bu değil. Kurultaya katılan ve makamı gereği bağımsız olması gerekirken, neredeyse seçidiğinden beri öyle olmadığını gizleme gereği duymayan Cumhurbaşkanımız, UBP Kurultayına da katıldı. Ünal Üstel ile kameralara yansıyan pozundaki kahkahası ile artık emin olduk ki, mutlu bir insan toplum liderimiz. Şahsen kahkahanın bulaşıcılığına inanan birisi olarak kendisini böyle görmekte bir sorun yaşamazdım eğer mutluluğunun nedenini anlayabilseydim. Sanki “enflasyon altında ezilmiyoruz, demokrasi ve anayasa ihlallerini bir bir yaşamıyoruz, alım gücümüzün düşmesi ve diğer sorunlar sosyal problemleri beraberinde getirmiyormuş gibi çek” dedi Sayın Cumhurbaşkanı fotoğrafçılara ve onlar da öyle çekiverdiler ülkenin Cumhurbaşkanı ile Başbakanını… Kendisi kızıyor ve kızınca da şikayetleri nedeniyle pek çok meslektaşım seyahat engeli başta olmak üzere sıkıntı yaşıyor ama naçizane bir tavsiye. Bunca gerginlik ve sorun içinde bizler önümüzü görmekte zorlanırken, şu mutluluğun formülünü bizimle de paylaşın Sayın Cumhurbaşkanı. İnanın gözümüz yok da malum mutluluk paylaşıldıkça çoğalır…
….
Çok zor bir kış bizi bekliyor. “Bizi” derken sadece bu küçük coğrafyanın çilekeşlerinden bahsetmiyorum. Gerek pandeminin sarsıntısı gerek Rusya-Ukrayna savaşı ile çığrından çıkan enerji krizi, bu kışı hayli çetin kılacak. Avrupa’da pek çok ülke, Rus gazına alternatif bulmaya lçalışırken bu ilişkiyi düzeylice bitirebilecek bir ihtimal şu anda görülmüyor. Almanya’da yaşayan bir arkadaşım geçenlerde konuşurken, Berlin’de yaşayan yaşlılara, kışı sıcak şehirlerde ya da yurt dışında geçirmelerinin salık verildiğini söylediğinde, TL ile çalışan fakir beynim bunun imkansızlığına hükmetti derhal.
Lakin arkadaşım ekleyince kendime geldim: Bu iş size yarayabilir…
Her ne kadar geçen yıl 22 yıllık Kıbrıs tarihimin en üşüdüğüm kışını geçirmiş olsam da sanırım Berlin’le kıyas götürmeyeceği konusunda hemfikiriz. Bunca konut stoğu olan ülkemizde, yaşlıların sağlıktan sosyal yaşama, kaliteli emeklilik geçirebilecekleri tam teşekküllü siteler yapsak ve bunu pazarlasak mesela. Sizi bilmem ama ben şimdiden yaşlılığımı planlamak; kendi akranlarımla sosyalleşebileceğim, güvenli, bakımlı, temiz ve sağlık alt yapısı tam bir bakım evinde kalma seçeneği de dahil; yaşlılığımla ilgili seçenekleri, yıllarca sigortamı yatırıp diğer tüm yükümlülüklerimi yerine getirdiğim devletin bana sunmasını isterim. Yazın bir haftalığına gittiğim İzmir’de ailemin akranarından öğrendim ki, orada bırakın merkezi yönetimi, belediye bile tam teşekküllü bir huzurevini çoktan hayata geçirmiş. İmkanları ve memnuniyet seviyesi ile parmakla gösterilen bu tarz kurumlar oluşturan belediyeleri görünce biz yerel yönetimlerle ilgili ne seviyedeyiz diye gel de sorma! Bizde yaşlı bakım evi deyince, şokunu üzerimizden henüz atamadığımız yatağa bağlı alzhaimer hastalarının olduğu; uyuz kapmış yaşlı insanları hatırlıyor ve bu standarttan ne kadar uzak olduğumuza hayıflanıyorum yine. Oysa inşaat bakımından zengin ülkemize öyle tesisler kazandırsak; ne bileyim sex, casino, para aklama gibi şeyler değil de, sıcak bir akdeniz adasında, keyifli emeklilik yaşamı gelse mesela insanların aklına…
Benimki de hayal!
































