Bir ara bir tedirginlik olmuş, bu tedirginliğin nedeni daha sonra anlaşılmıştı.
Kazılan yerlerde iskelet halinde birçok insan kafası bulunmuştu.
Bunlar, muhtemelen Lefkoşa’nın alınışı sırasında ölen Osmanlı ve Venedik askerlerine aitti.
11 Mart 1815 tarihinde yola çıkan yabancı bir gezginin Lefkoşa üzerine izlenimlerini ele alacağız.
İstanbul’da İngiliz Başkonsolosluğunda görevli olan ve aynı zamanda yazar olan William Turner, Kıbrıs’a gelip adanın çeşitli yerlerini gezerek notlar almış ve ada hakkında çok geniş bilgiler vermişti.
Bu tür gezginler olmasa, adamızın çeşitli dönemlerine ait durumunu anlamak için sıradan siyasi tarihçilerin ve coğrafyacıların eline kalacaktık.
Gezginlerin önemi, adadaki yerleşim yerlerinin kültürel ve sosyal yönlerini ele almaları olsa gerek.
…
Turner belli ki günlük tutuyordu.
Gün gün aldığı notları daha sonra kitaplaştırarak tarihe mal etmiştir.
Biz bu yazımızda Prof. Dr. Ata Atun’un söz konusu yazarın izlenimlerini de aktardığı “Milattan Önce Günümüze Kıbrıs Tarihi Üzerine Belgeler 3. Cilt” adlı kitabından yararlandığımızı belirtelim.
Turner, 17 Ekim günü Lefkoşa’ya gelmişti.
Osmanlı yönetiminin adada hüküm sürdüğü o dönemlerde Lefkoşa, surlar içinde Venedik’ten kalma bir kale kentti.
Yabancıların kale içine girmeleri için izin almaları gerekiyordu.
Turner, Lefkoşa’ya yanaşınca etrafındaki küçük yerleşim birimlerinin adlarını vererek şunları aktarır:
“Saat üç buçukta Lefkoşa’ya gittik.
Etrafında ve görüş içinde, tümü de sıradan olan Athalassia, Aklangiar (Eğlence), Polgiogothizar (Palloriotissa), Kaimaklee (Kaymaklı) Aimaluthaeis (Agi Omlogites, Balcıelması), St. Themeetrie (Ayios Demetios, Aydemet), Mayionissa (Makedonitissa) ve Strovilion (Strovolos).”
…
O dönemlerde Lefkoşa’nın çevresindeki bu köyler herhalde beş on evden, birkaç çiftlikten oluşmuş durumdaydı.
Başka yazarların notlarında,
Surlar dışında geniş ekin alanları ile bahçeliklerin olduğundan söz edilir, bu çerçevede ülkenin bir tarım ülkesi olduğu vurgulanır.
Turner dikkatini kalenin yapısına ve güvenilir olup olmadığına toplamıştı.
Şehri anlatırken şunları belirtir:
“Şehrin arka tarafında, kuzeye doğru şehre tamamen hakim bir sıra yüksek, kahverengi ve sivri burunlu dağlar yer almakta (Beşparmakları tarif etmektedir A. O) ve tüm çevresinde ve içinde de bir miktar alçak ve yuvarlak tepeler etrafında yer almaktadır.
Bu nedenle şehir, savunması güçlü veya gülünç derecede zayıf idi.
Eğer Venediklilerin bu tepelerin ve dağların üstünde kaleleri olsaydı, ovayı hakimiyeti altına alacak ve şehrin gereksinmelerinin aksamsız bir şekilde yerine getirilmesini emniyet altına alacağından, çok kuvvetli olacaktı.
Fakat aksi durumda herhangi bir süre için tamamen savunulamaz durumdadır.
Ben bu çerçevede, herhangi bir kale kalıntısı görmediğimden daha ziyade son olasılığı benimsemekteyim.”
…
Bir İngiliz konsolosluk görevlisinin Lefkoşa’ya uzaktan bakarken askeri bir değerlendirmede bulunmasının nedenleri, adanın Hıristiyanlık dünyasının elinden çıkması olsa gerek.
Yazarın, söylediklerini tersinden okursak, Turner’in, Venediklilerin bu zafiyetine içerlediği ve bu zafiyetler nedeniyle adanın Osmanlıların eline geçmesinden üzüntü duyduğu anlaşılır.
Yazar, daha sonra şunları anlatır:
“Etrafı görebildiğim ve bana söylendiği kadarı ile sekizgen şeklini oluşturan surlarla çevirilidir. (Bundan sekiz burç kastediliyorsa, surlar 11 burçtan ibarettir. A.O). Sur duvarlarının içli dışlı iki sıra olması ve arasının üzerinde yürünen toprakla doldurulmuş olması nedeniyle surlar çok geniştir.”
Gerçekten de surların genişliği, savunmada birçok amaca hizmet etmiştir.
Altmışlı yıllarda patlak veren Kıbrıs olaylarında bile surların bu özellikleri kullanılarak tüneller ve sığınaklar kazıldığı bilinir.
Öyle ki,
Kimi yerlerde bir taraftan açılan sığınak, surların diğer tarafına kadar uzanmaktaydı. Bu sığınakların bazıları halâ ayaktadır.
…
Turner devam eder ve şunları belirtir:
“Üst yarısı piramit gibi eğimlidir ve arada bazı kısımlar diğerlerini savunmak için dışarı çıkmaktadır. (Burçlardan bahsediliyor A.O).
Surlar eşit yükseklikte değillerdir. Bazı yerlerde tuz, bazı yerlerde ise kırk ayak yükseklikte düzensiz olarak inşa edilmişlerdir.
Piramide benzer eğim yer yer toprak zemine kadar devam etmekteydi. O denli yapılmıştı ki, aşağı doğru koşan köpekler gördüm.
Buralarda hendek bulunmamaktaydı.”

Gerçekten de Turner’in bu tespiti yerindedir.
Ama sur üstlerinden sadece köpekler aşağıya doğru koşup inmezlerdi.
Lefkoşa’da surlara yakın yerlerde doğup büyüyen bir kimse olarak, o surlardan aşağıya doğru kimi yerlerinde koşarcasına, kimi yerlerinde de yavaş yavaş indiğimizi hatırlarım.
Bizim bulunduğumuz Musalla bölgesinde, şimdiki Yusuf Kaptan Sahasının arkasındaki surlara sığınaklar kazılmıştı.
O sığınakların etrafında, yani hisar altlarında Venedikli çocuklar da oynamış, Kıbrıslı Türk çocuklar da.
Sanırım, altmışlı yıllardı.
Sahanın çevresi bir vesile ile o dönemler “şiro” dediğimiz kepçeli araçlarla kazılmaktaydı.
Bir ara bir tedirginlik olmuş, bu tedirginliğin nedeni daha sonra anlaşılmıştı.
Kazılan yerlerde iskelet halinde birçok insan kafası bulunmuştu.
Bunlar, muhtemelen Lefkoşa’nın alınışı sırasında ölen Osmanlı ve Venedik askerlerine aitti.
…
Turner’in Lefkoşa izlenimlerine devam edelim:
“Sur duvarları üzerinde birkaç tane Venedik topu kalmıştı ve bunların tahtadan yapılmış taşıyıcı alt kısımlarının durumu nedeni ile hareket ettirilmeleri olanaksızdır.
Şehrin zemini çok farklılıklar arz etmektedir. Bazı yerlerde surların iç duvarının üst kısmına kadar yükseltilmiş, bazı yerlerde ise derin bir vadi gibidir.
Bir olasılıkla derin yerler duvarların arasını doldurmak için oradan toprak alınması nedeni ile oluşmuştur.”

Yabancı gezginlerin anılarını ya da Kıbrıs’ta gezip gördükleri yerler hakkındaki yazılarını okuduğumuzda, bu yazarların çoğunluğu genellikle adada Hıristiyan kültürünün ayak izlerini ararlar.
Bu ne kadar normal bir şey olsa da,
Üç yüz yıl kadar adada hüküm süren Osmanlı Yönetiminin, adanın hayatına yeniden şekil verdiği ve kendine özgü mimarisi ile adanın bildik yüzüne kendi açısından zenginlik kattığı üzerinde pek durulmaz.
Kale kentlerin içine yabancıların alınmadığı bir dönemin olduğu da göz önüne alınırsa, yüzyıllar içinde bu kale kentler ağırlıkla Osmanlı Türk özelliklerini taşımaya başlamıştı.
Lefkoşa surlar içindeki evlerin çoğunluğuna bakılırsa, bir dönem Türk evlerinin çoğunlukta olduğunu da söylemek mümkündür ki 1800’lü yıllarda Lefkoşa’da baskın nüfus Türklerdi.
…
Turner’in Lefkoşa üzerine anlattıklarından son bir paragraf daha aktaralım:
“Her evin, küçük veya büyük kendine bağlı bir bahçesi bulunması nedeni ile şehrin ilk görünümü, bu tarımsal faaliyetten dolayı, arkadaki koyu renkli dağlarla kontras oluşturacak şekilde çok haz vericidir.
Rumlar, at sırtında şehrin etrafını dolaşmak için bir buçuk saat gerektiğini söylemektedirler. Bu da şehrin çevresinin dört buçuk mil olduğunu ortaya koymaktadır.
Şehrin içindeki bahçeler çok iyi ekilmiştir ve içlerinde bol miktarda incir, zeytin, dut, portakal, limon ve nar ağaçları bulunmaktadır.”

Turner’in bahsettiği şehrin çevresinden kasıt surlarsa, burada yanlış bir bilgi vermiş oluyor.
Bilindiği gibi Surların çevresi Lüzinyanlar döneminde 9 mil iken, Venedikliler bunu 3 mile indirmişti. Bandabuliya’da Ermu Sokağının giriş yeri olan Sıfır Noktası surların her noktasına bir buçuk mil mesafededir.
O dönemler şehrin çevresini bir at veya eşekle dolaşmak epey zaman alabilirdi kuşkusuz.
Ve doğrusu ne güzel bir gezinti olurdu.
Bahçelere gelince.
Işıklar içinde uyuyasın Mr. Turner ama haberin olsun,
Hepsini kuruttuk…
































