Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Yusuf Yönlüer

Ner’den başlasam, nasıl anlatsam bizim adamı; İyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir arkadaş,, iyi bir sporcu, iyi bir antrenör, iyi bir yazar ve de nihayetinde iyi bir can dostuydu bizim için. Öncelikle söyleyim; Bu yazı ‘badem gözlü’ cinsten duygularla döşenmiş bi’yazı değildir. Yıkandı, kefen giydirildi ve sevenlerinin omuzlarında “Allah-u Ekber” nidâlarıyla toprağa verildi; “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı” dedi ya Orhan Veli, işte durum tam da bu vaziyette; Biz fânilere göre zamansız ama ilâh-i takdir’e zamanıydı ve maalesef rabbimize kavuşma anında ellerini havaya açıp çok dua etmişti Hacı Yusuf ve sonunda erdi. Ateş düştüğü yeri yaktı yine bildik. Dün eşi Ayşe’ye de söyledim; “Yönlüer Ailesi olarak elinizden gelenin en iyisini yaptınız be Ayşem. Stres artık bitmiştir, ama üzüntü bakidir cennetlik adamım için. Bu saatten sonra adını yaşatmak için bizler, ona layık olmak için yüksek tahsilli Şenaycık ve de Suzancık’la birlikte dualar gerek” dedim. Kafa salladı ve; “Üç dakika içinde gitti be Nazım. Ahh! zamanısız be Nazım. Bu saatten sonra dualarımızda hep Yusuf olacak” dedi süzgün, buruk ve de küskün bi’şekilde. Muhterem eşi Ayşe Bora Yönlüer; 1970’li bi’hanımefendi. Suzan ve Şenay adlı iki kız çocuğu olan bi’anne. Oğulları gibi sevdiği Musa ve Ulaş’tan alırdım hep haberlerini. Yönlüer Ailesi’ni de 80’li yılların başından beridir tanırım. Yıllar geçti ve eski performans basketbolcusu Ayşe, yine kendisi gibi bir sporcuyla evlendi. O da eski milli voleybolcu Yusuf Yönlüer. Uzun yıllar milli takımlar seviyesinde voleybol oynamış bi’hırs küpü maşallah. Yusuf Hoca, voleybol performansı sonrası kendisini tenis sporuna adamış ve Eliz gibi, Şengül gibi, Tüge gibi ve Açelya gibi bebeleri önce tenis kortlarına, sonra da temsiliyet anlamında ülkemize bağışlayan bir tenis koçu. Tenise ilişkin bi’gelişim seminerinde daha da yakınlaştık ve arkasından da Rusya dönüşü İstanbul’da kanka olduk. Sohbet aralarında en çok sezinlediğim özelliği ise “kazan tavır”a örnek bir model olmasıydı. Her zaman “her ne pahasına olursa olsun kazanmalıyım” felsefesinde olan bu yanını sporcularına da aşılamış ve ‘sürekli kazanan tavır’ yanında ‘başarısızlığa meydan okuyan’ bi’tavır daha geliştirmiş bebelerinde. Geçen ay bi’mektup yazdı bizlere. Kanser illetine meydan okuma konusunda bi’kitaplığı geçtim, bir ömür derslik konulara parmak bastı. ‘Hayata tutunmak, sabretmek ve şükretmek’ gibi hayat derslerini içeren bir mektuptu bu. İlgili mektubu sizlerle paylaşayım istedim velhasıl-ı kelâm; “Kanser olduğumu öğrendiğim an kanseri bir rakip olarak görüp onunla korta çıktım. En başında kanseri Eliz’in, Şengül’ün, Suzan’ın, Kemal’in, Saner’in, Tüge, Açelya, Özay birçok oyuncumun rakibi gibi gördüm. Sonra düşündüm. Bu oyuncularım bu başarıları yakalarken hiç mi maç kaybetmediler! Tabii ki de kaybettiler! Benim kaybetme şansım var mı? Kaybedersem ne olacağını biliyor muyum? Evet ne olacağını biliyorum. O zaman benim bu maçı kaybetme şansım yok. Bu maçın rövanşı da yok! Bir maç ki sadece son sayıyı alan kazanır. Öncesinde kazandığınız sayılar size moral motivasyon olur o kadar. Önemli olan o son vuruş, maç puanı vuruşu! Kule hakeminin son sözleri; oyun-set-maç. İşte bu da bu benim hayatımın tenis maçı!” diye konuyu kaleme aldı ve ekledi sayın hocam; “Önce rakibi iyi tanımalı. Rakip bir kere çok güçlü. Daha çok kısa zaman önce arkadaşımı yendi. Şakası yok. Hey! Yusuf Hoca, bu rakibe karşı yumruk sıkarak sen bu maçı kazanamazsın. O son sayıyı almak önemli, şimdi yumruk sıkmanın bir anlamı yok. önemli olan son sayıda zafere kaldırılacak yumruk. Bu rakibe karşı güçlü olmak lazım! O zaman iyi beslenmeli, protein, lifli gıdalar, bol sebze, meyve vb. yemeli. Maalesef kimyasallar bütün bunları da rakip haline getirdi bize. Yediklerim, içtiklerim, aldığım nefes bile hep kanserojen. Bu rakibi yenmem için ne yapmam lazım? Bu maçı kazanmam bu kadar olumsuzluklara rağmen mümkün mü? Mücadele edip göreceğiz” diyordu sevgili Yusuf Hoca bizler için kaleme aldığı mektubunda. Son sözüm; seni birçok kez kucaklarım değerli hocam. Allah büyük…