Geçen hafta yığınla olayın arasında boğulurken atladığımız bazı siyasi gelişmelerle medyada bazı ciddi yorumlar da yer aldıydı. Bir tanesi “alışılmadıktı” ve Atina kaynaklıydı. Haberi veren Simerini Gazetesi’ydi. Özetle aktarıyorum:
Stavros Ligeros adlı bir Yunan gazeteci yazar “Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasında “kadife” dediği “yarı boşanma” öneren bir kitap yayınladı. Simerini bu kitaptaki önerileri eleştirirken “sapkın çözüm” ifadesini kullandı! Nedeni de Ligeros’un Kıbrıs sorununu çok iyi bilen bir gazeteci olmasına karşın çözüm formülünü “taksim yani iki devlet esası” olarak önermesiydi!..
“Oysa” diyordu Simerini, Ligeros 1993’te yazdığı bir başka kitabında Rum Yönetimi’nin Yunanistan’la birleşmesini yani Enosis’i önermiş ve büyük tepki toplamıştı… Simerini bunu hatırlattıktan sonra bugün aynı gazetecinin “taksimi” yahut “iki devletli” çözümü önermesine “sapkın çözüm” yakıştırmasında bulundu!
Tabi Ligeros kitabında Rum tarafının Annan planına hayır demekle çok büyük bir fırsatı da kaçırdığına dikkat çekiyor ve adanın yeniden birleşmesinin bu nedenle mümkün olmayacak bir konuma girdiğini iddia ediyor… Dahası “Ankara’nın Kuzey’deki denetimini meşrulaştırarak Güney’i ipotek altına aldığını” da yazıyor. Ve ekliyor. “Annan Planı’na alternatif öneriler şarttır. Yarı ayrılık ifadesini bunun için seçtim. Çünkü durumu tam olarak ifade ediyor. Kadife diyorum çünkü Türklerle Rumların isteklerini tam olarak harmanlıyor…”
UZATMAYALIM: Tabii bu haberin nesinin ilginç olduğu sorulabilir. Çünkü masada da zaman zaman iki ayrı bölge yönetimleri gündeme gelmiştir ve zaten amaçlanan çözüm de “iki halka dayalı iki bölgeli bir federal sistemdir…”
Oysa Kıbrıs’la çok ilgili olduğu söylenen Atinalı Ligeros bir adım daha öne çıkıyor ve bir yandan “kadife ayrılıktan” söz ederken öte yandan “iki ayrı yönetim” yahut “iki ayrı devlet” vurgulaması önerisini getiriyor… Ve insanı, “demek ki dışarıdan bakılınca artık Kıbrıs’taki çözümü hem de bir Yunan gazetecisi bu şekilde görmektedir” düşüncesine sevk ediyor… Ben bu tip önerileri yabana atmıyorum. Atina’da ve paralelinde Lefkoşa’da üç dört kişi daha bu “çözüm görüşüne” destek verseler müzakerelerde “hangi statüde ve nasıl iki bölge oluşumu” gelir gündeme. Ve doğrusu asıl konuşulması gereken de bu “iki bölgeliliğin” Türk ve Rum taraflarınca Kıbrıs adasında nasıl federal sisteme oturtulmasıdır.
KISACA: İki halkın birbirine tahakküm etmeden, birbirlerinin içteki siyasi irade ve yönetim biçimlerine karışmadan fakat iki komşu olarak nasıl işbirliği içinde ve neleri paylaşarak yaşayabileceklerine yönelik bir çözüm… Çok daha kısacası, “bugünkü Kuzey Güney gerçeğinin “çözümle” statüleşip siyasi resmiyet kazanması…
**********
AB ile Doğrudan Ticaret Tüzüğü (Bu koşullarda imkânsızdır deniyor!)
Geçtiğimiz hafta AB ile Doğrudan Ticaret Tüzüğü yeniden gündeme geldi. Fitili ateşleyen BM’ler Genel sekreteri Ban Ki-moon’du. Ancak (yanılmıyorsam) bu konuda Eide’nin büyük etkisi olmuştur. Çünkü olay eskilere dayanmakta ve resmen Türk tarafına yapılan büyük haksızlığı çakmaktadır. Nitekim: “Türk tarafı 2004’de Annan Planı’na evet dedi. AB’de bu olumlu tavrı nedeniyle Türkleri Ekonomik yönden kalkındırmak için “Doğrudan Ticaret ve Mali Yardım Paketlerini” açıkladı. Ne var ki Rum’un vetosuna takıldı ve tabi uygulanamadı!.. AB’nin karar organı Konseyi Hukuk Dairesi tarafından olay incelemeye alındı ve “doğrudan Ticaretin olamayacağı” kararına vardı… BU KONUDA ALİ EREL NE DİYOR? Annan Planı’nın tartışıldığı ve referanduma hazırlanıldığı dönemlerde siyaset sahnemizin en renkli politikacılarından birisi de “Kıbrıs AB Derneği Üyesi Ali Erel’di…” Annan Planı Rum tarafınca da kabul görseydi Ali Erel’in yıldızı çok parlayacaktı çünkü tüm siyasetini “Türk tarafının da AB’ye girmesi üzerine oturttuydu” olmadı!
Öte yandan bir bilirkişi olarak Ali Erel’e göre tüzüğün gündeme gelmesi mümkün değildir! Yine Erel’e göre AB’nin önerdiği şuymuş: “Maraş açılsın, Türk tarafı da gümrük birliğine girsin… Kuzey’deki limanlar AB gözetiminde sadece ithalat yapsın! Ve tüm ithal mallar adanın bütününde serbest kalsın…”
Kısaca istenen şu: “Verin Maraş’ı biz de AB denetiminde mesela Mağusa Limanı’nı açalım. (Tabii tüm mallar adanın her tarafında serbest dolaşıma tabii olacağından Mağusa Limanı’nda Rum’un da çalışma hakkı olacak! Yani Maraş’ı limana karşılık iade edelim iddiası ile yola çıkanların hayalleri boş ve kof olmakta!)
PEKALA NE OLACAK? Belli ki KKTC dünyada bir tek Mersin limanına muhtaç kaldı! Mersin Limanı AB kuralları ile çalıştığından KKTC ihracatının ikide birde tokatlanıp gerisin geriye postalanması da kader haline geldi!
Hatırlatalım: “İhracatı olmayan devletin ekonomisi bir paralık bile değildir!” KKTC gitgide ihracat olanağını kaybetti. Dolayısıyla tam bir “kapalı toplum ekonomisinin” kısır döngüsüne düştü! Zaten 2014 yılının KKTC’yi işaretleyen “parmağına” baksanız durumun vahametini anlarsınız! Diyeyim ve tüm bu açmazlara karşın bir de kendi tutumumuza “kısaca takılayım:” **********
Kısaca takıldığım: (Bir TC’nin Afrika’sına bakın bir de KKTC’ye!) Geçtiğimiz hafta Erdoğan eski adı Habeşistan olan Etiyopya, Cibudi ve Somali ziyaretlerini gerçekleştirdi. Bu vesile ile “Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansının (TİKA) bu ülkelerde gerçekleştirdiği bazı yatırımlarının da açılışlarını yaptı…
Türkiye uzun süredir buralara yol, su, elektrik yatırımları gerçekleştiriyor… Okullar hastaneler açıyor… Erdoğan’la seyahat eden MÜSİAD, ASKON, DEİK gibi dünyasal şirketler Afrika’nın boynuzu olarak nitelendirilen bu bölgede büyük yatırımlar yapıyorlar… Adeta “isteyin yapalım” diyorlar…
BİR DE BİZE BAKIN: Dünya üzerinde gerçekleşen insani yardımların yüzde 7’sini bugün Türkiye karşılıyor. Aynı Türkiye ABD, Japonya, İngiltere ile birlikte dünya üzerindeki toplam yardımların yarısını karşılıyor…
KKTC’YE BAKIYORUM: Yüz milyon nüfuslu Etiyopya nire 300 bin nüfuslu KKTC nire! Tutun ki şu sıralarda Ankara’daki o devasa sarayın bir odasındaki masaya konacak biblo kadar küçük bir ülke… Ve kırk yıldır bu küçük ülke sadece Güney’indeki Rum’la, AB ile BM’ler ve Amerika ile cebelleşmiyor! Öküzün boynuzundaki sinek de olsa Türkiye ile de cebelleşiyor!
Oysa tam aksi olmalıydı. KKTC’de Ticari ilişkilerden sanayi ve tarım yatırımlarına, turizmden eğitim ve sağlığa kadar her sektörde şu sıralarda bir buçuk milyon Suriyeli mültecinin kahrını çeken Türkiye’nin yardım ve destekleri uçmalıydı. Rum tarafını şaşırtmalı, “pes” dedirtmeliydi!
Oysa ne diyor KKTC’liler? “Sen bizi yönetemezsin ey Türkiye!” Yahu yönetecek değil ki! Hedef planlı programlı kalkınma protokollerini işbirliği içinde devreye sokmak, TC’nin Mersin gümrüğünü aşacak ikili özel tedbirler almak, Antalya’nın devasa turizminin bir bölümünü KKTC’ye aktarmak gibi girişimler işte… Afrikalı bile anladı, başardı… Püf desen naylon poşet gibi ayakları yerden kesilip uçup gidecek bir avuçluk nüfusa sahip KKTC ne anladı ne de anlamak istedi!
































