Başbakan Erhürman da söylüyor. “Müzakere sürecine yeniden başlanması için zemin yok.”
Zaten “durup dururken müzakere de olmaz ki” diyeceğiz ama bir yandan da kırk yıldır çözüm için “müzakerelerin” sürdürülmekte olduğu gerçeği var!
FAKAT: Galiba biz bu “müzakereler masalını” çok sevdik. Arkasına sığınarak yapmamız gereken ne kadar işimiz varsa…
Gerçekleştirmemiz gereken ne kadar plan ve program varsa..
Dahası ne kadar çok başarısızlıklarımızla cevap veremediğimiz beklentilerimiz varsa.
Ve ne kadar türlü çeşitli sorunumuz varsa..
Hepsini de “müzakereler” parantezine aldık, yanına “çözüm olasılığı” gibi büyük bir hayali çaktık ve başladık o “meçhuldeki” büyük günü beklemeye!
“Çözüm olacak ve istikrarla barışa kavuşacağız!”
BU madalyonun bir yüzü! Ya diğer yüzünde ne var!
Büyük bir gaflet! Çünkü Rum tarafını çözüme zorlayacak ne bir KKTC yarattık ne de Türkiye bizi tanıtacak başarıyı gösterebildi! Ki Rumlar bir gün hâlâ Kuzey’e döneceklerini.. Şu kadar toprağın yeniden sahibi olacaklarını.. Federasyon sistemi ile adanın bütününe egemenliklerini sereceklerini.. Çoğunluklarına dayalı haklarıyla azınlık durumundaki Türk halkını 1974 öncesinde olduğu gibi bir kez daha kendi ekonomik pazarları durumuna getirileceklerini…
Hayal etmiyorlar! Açık seçik çözüm masasına taşıdıkları “gündem maddeleri” yapıyorlar!
Bizse aramızdaki Türkiyelilerle dalaşıp Türkiye’ye çatmakla iştigal ediyoruz! Üstelik “özgürlük ve bağımsızlığımız” için de demez miyiz!
KISACA bu at yürümüyor! Çözümün peşinde koşmakla boşa harcadığımız zaman neredeyse yarım asrı bulacak ama Lefkoşa payitahtında hâlâ TC Büyükelçiliğinin dışında tek bir ülkenin elçiliği yoktur!
Bu nedenle dünyadan tecrit edilmişliği yaşıyoruz.
Peki ama kaç yıl daha? Kırk yılda Güney’le başardığımız tek şey “sınır kapılarının” açılması Türk Rum ahalinin gidiş gelişleriyle ticari ilişkiler..
Tabi gene sormalıyız. “Hadi biz bir avuç Kıbrıs Türk halkı olarak ancak bu kadar olabiliyoruz da seksen milyonluk Türkiye için neyiz, niceyiz? Var mı plan programlarında gelecekte ne olmamız gerektiğine yönelik bir müjdesi?
Yoksa, “biz veririz siz yiyip keyfe bakın” mı? Şimdilik öyle ama!
**********
DEVLET DE TIKANDI!
Yıllarca “değişmelidir” dediğimiz sorunlar vakta ki “değiştirilmek” için gündeme gelir; toplumca ayağa dikilir “böyle değişiklik olmaz” diyerek tepki koyarız!
“Kamu Görevlileri Değişiklik Yasası” bunlardan biri oldu.. “Çalışanların hakları budanacak” dendi, karşı tepkiler konuldu..
“Belediyelerin birleştirilmesi” gerektiği fikri de olgunlaşmasına karşın, bu konuda her hangi bir çalışma başlatılamadı..
Yılların bir müzmin sorun da “Kıb-Tek’li elektriğimiz!”
HER üç kurumsal sorun da gündemdeki yerlerini “kamuoyu” tepkilerinde gelişerek aldılar. Çok uzun yılların “şikâyetleri” bunun ispatıdır.
Fakat “değişiklik” söz konusu olduğunda ayni kamuoyu yada ilgili “kurumlar ve çalışanlarıyla sendikaları” bu kez de “değişiklik yasa tasarılarına” karşı çıkmaktadırlar!
KAMU Görevlileri Yasa tasarısını doğrusu henüz inceleyemedim. Fakat yıllarca “bir çalışanı olduğumuz” gerçeğinde görüp ellediğimiz “büyük sorun,” öteki “kurumlarda” da görülen “ciddiyetsizlikle baştan savmacılıktır” demiş olsak her halde olayı çok basite indirgemiş sayılmayız..
ÇÜNKÜ ülkede ilk kez çalışanlar “özlük hakları” konusunda “sendikalaşma hareketleriyle” haklarını aldılardı ama bu kez de “bürokraside” yaralar açtılardı! Farkına vardıkları “sendikalı” olmanın gücüydü!
Nitekim sendikal haklardı ki damaya erken çıkan taş gibi her sorun için kullanılmaya başlandığında, oyunun tadını kaçırırken, kazanılan hakların önemini de yozlaştırıverdi!
Buna Devletin “üçlü kararnameler” uygulamalarıyla “partizanca atamalar” da ulandığında, devlet için “kamu görevi ve görevlileri” değil, iktidardaki siyasi partiler yada karşı cephelerde yer alan sendikalar için “çalışan” bir yeni bürokrasi oluştu!
ÇOK kısaca kamu dairelerindeki yönetsel hiyarerşi bozuldu! (Gidin üst kademe yöneticileri, müdürleriyle falan konuşun.. Size memurları yönetmenin ne kadar zor olduğunu söyler yakınırlar! Otorite kalmadı!)
Fakat bir yandan da şu sorgulanır: “Peki ama müdürler, üst kademe bürokratları “yönetme kabiliyetine” sahip midirler ki?
Tutun ki değneğin her iki ucu da bazan pis olabiliyor!
Ve böyle bir “vıcıklığın” yeni değişiklik yasalarıyla üstesinden gelmek de kolay olmuyor.. Galiba devlet kurumlarında sürüp giden bu sorunlardır ki ne zaman “reformlar” niyeti ile gündeme gelseler, tıkanıp kalıyorlar..
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (ÖLÜMÜNE YAŞAM!)
TC’deki bir stadyumu anca dolduracak nüfusa sahip oluşumuza nazire, yarattığımız felaketlerle, Yezidiler gibi kendimizi zincirlerle döverek, kanatarak, öldürerek yaşamaya çalışmamıza şaşır mıyız, güler miyiz, üzülür müyüz bilemiyorum ama.. Yazık yahu! İki kişimiz bir yere gelsek anında dünyayı düzeltecek yığınla laflamalar eder, “ben olsam” derken, düzenler üstüne düzenler kurarız… Fakat KKTC “yolsuzluk, dolandırıcılık, esrar diyarı olur!”
Yetmez ama: Artık inşatlardan düşerek ölürüz! Trafik kazalarına kurban gideriz!.. Bu kazaları atlatsak kanserden rahmetlik oluruz!.
Yani ne? Kıbrıs Türk insanı artık mutlu yarınlara falan değil; “ölümüne” kurgulandı! “Kim bilir nerde, nasıl gideceği” günü beklemekte!
































