Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Yavuz Arap (Mağusa’nın en renkli ve şakacı insanlarından biriydi)

Derler ki ölen insanlar anıldıkça yaşarlar… Ünlü olmaları da gerekmez. Nesilden nesle devam ederken ailesi tarafından yaşatılırlar… Arkadaşlarının, tanıdıklarının anlatımlarında yaşarlar…

Ocak ayının son haftasında Yavuz Çarpar da öldüydü. Artık Kıbrıs Türk toplumu saflarında 1926 doğumlu kaç kişi kaldı bilmiyorum… Fakat nam’ı diğer “Yavuz Arap” o 1926’lıklardandı. Yine kaç kişi kaldı bilmiyorum: İkinci dünya savaşında İngiliz ordusunda askerlik yapan son yaşayan insanlarımızdandı… Bir İngiliz subayının şoförlüğünü yapıyordu hem de savaşın göbeğinde…
Kimdi Yavuz Arap? Mağusa’da çocukluğumdan beridir tanıdığım insanlarımızdan… O “hammal” dediğimiz liman işçilerindendi ve Mağusa’da azımsanmayacak sayıdaki koyu tenli insanlarımızdan biriydi. Bildim bileli herkesin “Yavuz Arabıydı” o.
Yıllar önce tutkunu olduğu içkiyi bıraktıydı… Bu içki olayı da ilginçtir. Arkadaşım Özer söylemeseydi fark etmeyecektim. Yavuz’un ölümünden sonra konuşurken bana şöyle dediydi: “Kim ikinci dünya savaşına katılmış, kim her hangi bir savaş olayı yaşamışsa sonradan alkolik olduydu!”
Teşhisi yabana atmadım… 2. Dünya Savaşı’na katılanları düşündüğümde tesadüf olamayacak kadar “gerçek” olduğunu gördüm… Hatta bizim gibi savaşın “oyuncak” olanını yaşamış şu 1963’ler kuşakları da azımsanmayacak sayıda ayni dertten muzdarip olmuşlardı…
Yavuz Çarpar rahmetlik pederimin ifadesiyle “mukallit” yani “şakacı” adamdı. Bir gün yine kafayı bulmuş evine gidecek, yağmur şakır şakır yağıyor. O yıllarda Mağusa Lefkoşa arasında sefer yapan Lozan Otobüs Servislerinin yazıhanesi Mağusa Kapısındaydı. Yavuz yazıhaneye uğruyor, “ben ve ailem Lefkoşa’ya gideceğiz, yalnız Baykal’dan geçin çoluk çocuğu da alalım” diyor… Otobüs bir süre sonra hareket ediyor Baykal’daki Yavuz Arap’ın evi önünde duruyor. Yavuz anahtarla kapıyı açıp giriyor ardından da kapatıyor… Şoför beş on dakika bekliyor ki ne gelen var ne giden! Bir iki kez kornaya basıyor yine tık yok! Neredeyse akşam olacak, şoför arabadan inip kapıyı çalıyor, Yavuz’un hanımı açıyor, şoföre “ne var” diye soruyor! Tabii adam şaşırıyor, “hani Lefkoşa’ya gidecektiniz” der demez, Ayşe Hanım durumu anlıyor, “Aman oğlum diyor, sen de Yavuz’a inandın, o çoktan yatağa girdi uyuyor!”
Yavuz işte öylesine şakaların adamıydı… Yıllarca ayni kahvehanede veya Mağusa’nın kahvehanelerinde rastlaşır, yarenlik ederdik… Çok iyi bir aile babasıydı… Yavuz Çarpar’a Allah’tan rahmet ailesine başsağlığı dilerim…               
**********      

Dr. Attila Ateş’i de kaybettik (Dolu dolu yaşadıydı)

Geçen gün Attila Ateş’i de kaybettik… Kendisini tanıdığımda aynı zamanda doktor olan karısı Valentina ile birlikte Rusya’dan yeni geldilerdi. Klinikleri bizim Fikir Sanat Kulübü’nün arkasında bir mahalledeydi. Bir vesile ile kliniğine gidip tanıştığımızda gördüm ki Attila bir doktordan çok, kim bilir kaç insanımızı çatlatıp hasta yapmış Kıbrıs siyasi sorununa takmışlarımızdan biridir! Üstelik ayni oranda sosyo ekonomik sorunları da tartışan bir insan…
Çok yakın arkadaş olmasak bile yıllarca ve her karşılaştığımızda hep “kaldığımız yerden” ve yeniden başlardık! Doktor Attila aslında içi içine sığmayan heyecan dolu bir insandı… Sigarasını söndürmeden sigaralar tüketirken tutun ki “şimdilik doktorluk beklesin” dercesine sanki üstümüze çok vazifeymiş gibi bir memleket meselesi yaratır ve asla çözemeden “arkası yarına” kalmışlığında saatleri yerdik…
Attila sonraları Mağusa Hastanesi’ne geçtiydi. İyi bir damar cerrahi uzmanıydı. Fakat dedik ya heyecan doluydu. Böylesi insanların hayatları dalgalı olur. Tekdüzeliği sevmezler yanı sıra kendi kendilerine sorun yaratırlar. Attila onlardandı işte! İki evlilik yaptıydı. Emekliye çıktıktan sonra zaman zaman onu Mağusa limanında arkadaşı Dr. İbrahim Alçıner’le görürdüm. Ayaküstü hoşbeşle yetinirdik. Galiba durulduydu… Son gördüğümde çok bozuktu. Karşımda yaşlanmış, çökmüş bir insan vardı. Yine Alçıner’le beraberdi. Midesinden rahatsız olduğunu bilmiyordum.
Vesselam ne olursan ol, nasıl yaşarsan yaşa “vakti saati geldi mi gidersin kardeşim!” Geriye “hatıralar” kalır! Ve anıldıkça hep yaşarlar… Allah rahmet eylesin. Ailesine ve çok iyi arkadaşı olan Dr. Alçıner’e başsağlığı dilerim…

*********      

Meğer bizim Kocareis öleli 35 yıl oldu

Dün Kocareis’in ölümünün 35. yıl dönümüydü. 1965’lerde Mağusa Sancağı’nda Dal 8’de “yardımcısıydım.” Bir yıl kadar birlikte çalıştıydık.
Geçmişte hem Bozkurt hem de Halkın Sesi Gazetelerinde Dr. Burhan Nalbantoğlu ile ilgili epey bir şeyler yazdımdı. Çok samimiyetimiz yoktu ama onu en iyi anlayanlardan birisi olduğumu sanırım. Çünkü kolay kolay “anlaşılacak” biri değildi. Zor adamdı! Asık yüzünden fırlattığı bakışları ya kasvetli olurdu yahut hiddetli…
Ben o gözlerin acıma duyguları ile buğulandığını çok gördüm… Fakat duygusuz olduğunu ispat etme kaygılarında ağlamayacak kadar katıydı… Tam bir “asker” disiplini taşırdı. Nitekim bir gün Mağusa Namık Kemal Meydanı’nda eski Türk Gücü Kulübü’nün hanayında konuşmaya başlarken şöyle dediydi: “Bana asık yüzlü, gülmeyen adam diyorlar. Aziz vatandaşlarım ben küçük olaylara gülemem…” Büyük laftı! Ve Burhan Nalbantoğlu işte tam da bu söylediğiydi!    
1964’te BM Barış Gücü Helikopteri ile gelip Cambulat Sahası’na indiğinin ertesi günü beni yardımcılığına istediydi… İsmet Kotak’la haberler merkezindeydim. Gündüzleri sancak karargâhında Nalbantoğlu’nun yanında çalışır, akşamları da haberler merkezinin sorumluluğunu yüklenirdim. Uyku? Sormayın. Arada uyurduk işte!
Mağusa’da kaldığı bir yıllık sürede elinde keseri çivisi bir şantiye işçisi gibi çalışarak ihtiyaca cevap veren bir hastane yaptıydı. Lefkoşa’da adı ile anılan hastane de onun eseridir. TMT’nin esas kurucularından olduğunu yazmama hiç gerek yoktur… Erenköy’e çıktığını… Nerede Türklerle Rumların çatışması varsa anında orada bittiğini… Hiç anlatmama gerek yok… Çünkü Nalbantoğlu’nun hayatı çoktan Kıbrıs mücadele tarihinin sayfalarına kalıcılığı ile kazındı…
Kocareis’i rahmetle anıyorum. Ve inanıyorum: O halde yaşıyor…