“Konuşmak
Konuşmak varkalmak adına
Konuşmak ve kanatlanmak binbir düşe üşüşerek
Konuşmak ve düşmek çoğu zaman
Düş kırıklıklarının tam orta yerine”
Kapandı sandığım nice yaradan sızan acıların saklanamaz etkisiyle okudum şiirini. İçimde isyan bayrağı açan sözcüklere geçirdiğim yağlı ilmeklerin yapış-yapış izlerini taşırken okudum. Başkaldıran anlarımı boğmaya yeltendiğim süslü sicimler soluğumu keserken “kaç kaç” diye bağıran çocuk yüzümle vedalaşırken okudum. Hasarlı zamanlarımın emitasyon değerleri alerji yaparken bedenime okudukça dokundu(m) susamadıklarıma, okudukça dokundu konuşamadıklarıma. Gidemediğim düşlerin ayak izleri peşimde dolanırken okudum. Peşin peşin kabullendiğim biçimlerde, kapora aldığım yarınlarda, depozito ödediğim gelecekte yargılanırken okudum.
Yaralandım konuştuklarıyla, “Konuşmamak da konuşmak kadar yaralanmaktır” deyişindeki her darbede aldığım kesiklerde hissettim sesini.. Batırdığım gemilerin filikalarında yalpalarken ruhum “anlamak yaralanmaktır” diyen cümlelerin koynunda anlayamadım kaç çeşit kesiğin etrafında döndüğümü. Okurken, kelimelerimi kesip baktım içine ve sordum kendime: “sence yaralanma nedir?” diye. “
Yaralanma” gecenin ötesinde bir dipsizliği mesken tutmak mıdır, yoksa duvarlara gizlenen sesleri duyabilme bedelinin acısı mıdır? “Yaralanma” görebilme uğruna ödenen bir diyet midir, yoksa satır aralarında sıkışan ruhların acısını gizlemek midir? Perdesi inen bir çift göze saplanan bıçakla yaşamayı öğrenmek midir? Yaşarken anlamak, anlarken susmak, susarken benzeşmek, benzeşenlere benzememek, yorgun bir yaz, yorgun bir yaş, bitkin bir yaşam sonrasında bir çengelli iğneyle sevişmeyi kabullenmek midir? Düşüne – düşüne düşlere kıymak mıdır? Düşmek midir çocuk oyunlarının saflığından bir alt kümeye? Bir yaşam kümesinde düşsüzlüğe boyun eğmek midir? Yoksa en büyük acıların dizlerindeki yaralardan ibaret olduğunu sanmak mıdır? En büyük ceza mıdır, acıların felsefesini ayrıştırıp, kamuflajsız bir dille “görmek yaralanmaktır” diyebilmek? En büyük yalan mıdır büyümek? Büyürken cüceleşmek, cüceleşirken dev aynalarının önünde böbürlenmek…
“Evcil duyguların yabanıllığa açılma vakti
Bir zambağa benzer sevgi
– beyaz kırılgan sarı dilli – kirli şehvetlerin körpe etleri
yoğurma iştahına kurban kılınan beyaz zambak
– sevmek yaralanmaktır”
Hormonlu ebemkuşakları başgösterince sahtekar yağmurların ardından beyaz bir zambak kalmak kolay mıdır? Sürüngenler ve pireler, bitler ve keneler, kan yerine sevda emicilerle tutulmuşken köşeler, beyaz bir zambağa rastlamak yoksa beyaz bir yalan mıdır? Sevmenin içine karışan atıklar ve lağımlarla sevginin kök ağacını bulmak kolay mıdır? “Yaralanma” bir yaşam bulanıklığında dibe kadar batarken temiz kalmayı ummak mıdır?
Tüm soru işaretlerini kendime doğrulttum. Tüm yanıtlarımı, suskunluklarımı, cahilliğimi, eksikliğimi kendi tepsimde yoğurdum. Onu okurken oksijensiz bir boşlukta yaralarıma dokundum. Yaralanan bir şiirin felsefesinde gördüm ve duydum, bildim ve hissettim…
O yazdı, ben inandım:
“Sevmek
Yaralanmaktır – bembeyaz bir zambak kalmaktır…”
Şiir alıntıları: Ümit İnatçı – Yaralanma şiiri- YARILMA Kitabı’ndan
—————————————————————————————–
ZAMANA ASILI SATIRLAR:
Çıktım balkona baharı dinledim. …”çıt” “yok. …Bekledim. .bekledim…”mevsim:Arap Baharı “dedi cılız bir sarı çiçek. …İçeri girdim. ..TV’de “Arap Baharı “hüküm sürüyordu. .Askerler bahçelere kançiçekleri dikiyorlardı….”Bu yıl yaseminler açacak mı? ??” diye düşündüm
Feriha Altıok
AŞIĞA BAĞDAT SORULUR
Sen yenisin galiba; sözcüklerin akşamdan kalma
dünyada kendini yaşayacağın içten bir köşe yok
omzunda eskimiş kuşlar, dilinde radikal bir rüzgar
gülcü çocuk, hayallerinde cimrisin, diyor sana
sen yenisin galiba; ürkekliğin yabansı ve yabancı
cümle kurmakta gecikiyorsun, harflerin serçe
sen yenisin galiba; aşığa bağdat’ı soruyorsun
sen yenisin galiba; aşkının işaret parmağı kayıp
için haram su’lar talanı, dışın dağınık dizeler iklimi
kalbinden başka, geçmişin ve geleceğin yok
gittiği yerlere kendini götüremeyen göçmez kuş
sen yenisin galiba; her aşkta azınlığa düşüyor yüreğin
bir aşkın içinde, arabölge’de milis gibi yaşıyorsun
sen yenisin galiba; hiç haram öpücük biriktirmemişsin
sen yenisin galiba; diyalektiği ve aşkı şaka sanıyorsun
kış serçesi gibi pencere önlerinde telaş yapıyorsun
aşk ile alışkanlığı birbirine karıştıran sayısal tarih
kuşların ortadoğu’ya ölüme gitmesi içini üşütmüyor
sen yenisin galiba; aşkta havalar her dem kötü
iki yenilgi arasında sözcüklerini araf’ta soğutuyorsun
sen yenisin galiba; soruların yetim cevapların öksüz
sen yenisin galiba; kalbinin dış politikası yok
savaşta yanlış aşık, aşkta birinci tekil şahıs,
en yaşlı mevsim kış gibisin, beyazların tarih
doğu’n haram bir aşk divanı, batı’n helal bir su gazeli
sen yenisin galiba; aşk bu kentte iki kere acemi
her yangından sonra suçu su’yun üstüne atan aşık
sen yenisin galiba; dağları sürç-ü lisan sanıyorsun
sen yenisin galiba; ezberinde hiç ayrılık yok
özleriyle öten aşıkların selamını almıyorsun
her aşktan çırak çıkmak en büyük marifetin
şiirlerini eksiğine bozduruyorsun loncalarda
sen yenisin galiba; insanı savaş ve devlet terimi sanıyorsun
aşka yenilip aşığı yenen, hariçten okunan bir gazel
sen yenisin galiba; aşık oldukça küsme hakkı kazanıyorsun
sen yenisin galiba; kuşlarda ve düşlerde yedeğe düşmüşsün
aşkta imla hatası yapmakta dönem birincisi
ikinci sevişmede kendine ve sevgiline devlet
her aşk, her aşık ikinci baskıda düzelir, sanıyorsun
sen yenisin galiba; nedenlerin sonuçlarını kıskanıyor
yanıldığın ve yenildiğin cümlelerden hatırlıyorsun çıtkırıldım hayatı
sen yenisin galiba; kimi kucaklasan ara bölge’de ölüyorsun
sen yenisin galiba
sen yenisin galiba; galiba sen yenisin
her aklından geçeni aşk ve devrim sanıyorsun
SEZAİ SARIOĞLU
































