Köşe Yazarları

Tokat gibi…






Hayatımda tek bir İngiliz Lordu tanıdım, Kenneth Maginnis…




Eşim vasıtasıyla on yıldan fazla bir süre önce tanıştık. Birkaç kez görüşme fırsatımız oldu.



Aslında ismine çoğunuzun aşina olduğunu tahmin ederim.

Lordlar Kamarası’nda İngiliz Dışişleri Bakanlarını Kıbrıs sorularıyla sıkıştırır. İngiltere’de yer alan Kuzey Kıbrıs’la ilgili her ne etkinlik varsa oradadır.

Kuzey Kıbrıs’ın Dostları Grubu’nun aktif üyesidir ve grubu büyütmeye çabalar.

Lord Maginnis, Ankara’da Barolar Birliği’nin “Son Söz” toplantısına da katılmış konuşmacı olarak.

Konuşmasının konusu, “Kıbrıs’ta Mevcut Statüko Kıbrıs Türk Tarafının Egemen Eşitliğini Gözetecek ve Yeni Çatışma ile İstikrarsızlıklar Yaratmayacak Şekilde Nasıl Değiştirilebilir” imiş.

Ancak öyle bir konuşmuş ki, Lord’u yakından tanımayanlar, en az İngiliz hükümetini eleştirdiği kadar, KKTC’nin yapmadıklarını da eleştirdiğini bilmeyenler, eminim şok olmuşlardır.

Cyprus Today, konuşmasını “İngiliz politikacı Kıbrıs Türk meslektaşlarını fırçaladı” başlığıyla yayınladı.

Lord, öncelikle Kıbrıs Türk politikacıların, 74’deki olayların uluslararası arenada yer alış şekli nedeniyle başkalarını değil önce kendilerini suçlamaları gerektiğini söylemiş.

Kıbrıs Türk halkla iletişim yaklaşımının, “benmerkezci, kendini tatmin etmeye dönük, özensiz ve basit” olduğunu belirtmiş ve bu hususa, Ankara’daki “vergi mükellefleri”nin de dikkatini çekmiş. Dahası, Ankara’nın da bu durumdan hiç de memnun olmadığı düşüncesini dile getirmiş.

Örnek de vermiş. Bayan Lute, Akıncı’ya referans şartlarının hazırlanması konusunda gösterdiği yapıcı çabadan dolayı teşekkür ederken, yine sorumluluğun Türk tarafına yüklendiğini; Annan Planı ve Crans Montana’daki Rum uzlaşmazlığından hiç bahsedilmediğini belirtmiş ve sadece Genel Sekreter’in mesajının yayınlanmasının ne işe yarayacağını sormuş.

“Dobra konuşacağım” demiş ve Kıbrıs Türk politikacıların, “Ankara yapılması gerekeni bizim adımıza yapar” rahatlığında olduklarını, ancak harekete geçmeleri gerektiğini vurgulamış, “başlarınızı kaldırıp, kendi çocuklarınızın geleceğine bakmaya niyetiniz var mı” demiş.

“Rum propagandasıyla oturduğunuz yerden kınamakla başa çıkamazsınız, birilerinin artık bir şeyler yapması gerekir” diyen Maginnis, ayrıca kendisi gibi birkaç İngiliz’in çabasıyla yetinilmemesi gerektiğinden, İngiltere’deki temsilciliğin görmezden gelindiğinden de söz etmiş.

Mesajı gereği gibi alan olmuş mudur?

Yoksa, “rezil olduk” deyip iki gün sonra unutacak mıyız. Eh, ne de olmasa geleneğimiz budur.

Son dönemde, sadece propaganda konuları değil, her konu Türkiye’ye havale edilmekte.

Bakanlarımız Ankara’dan gelemiyorlar.

Turizm’den tutun, tarıma, su işlerinden muhacerete, eğitime, sağlığa, her ne yapılacaksa, koşturup Ankara’ya gidiyorlar. Memlekette durdukları yok.

Geçenlerde politik tarihimize vakıf bir Türkiyeliyle konuşurken, “Sizin politikacılarınız hep en güzeli söylemişler, ama hiçbir söylediklerini yapmadan çekip gitmişler, sizin sorununuz bu” tespiti yaptı.

Maginnis’in de dediği gibi, ben eminim ki Ankara da bu asalaklıktan, bu rahatlıktan hoşnut değildir.

Oysa oralara gitmeden de yapılacak tonla iş var. Sanki bakan olmak gezmekle eş değer.

Söylenecek bir şey de varsa, Türkiye söylesin, biz tekrarlayalım…

Sonra biri çıkar, “Siz ne yaparsınız” diye sorar işte böyle.

İnsan utanıyor.

YERİN KULAĞI VAR:

YARATTIĞI ALGIYA BAK SEN:

TC Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile Rum Dışişleri Bakanı Hristodoulidis’in BM koridorundaki buluşma ve söyleşileri Kıbrıs’ta bir çözüm konusunda işimizin hiç de kolay olmadığının bir göstergesiydi.  Rum Bakanın, Çavuşoğlu’nu görünce elini uzatarak “Neden hemen federasyon konusunda anlaşmıyoruz?” sözleri üzerine Çavuşoğlu; “Senin liderin bunu reddetti. Önce neyi müzakere edeceğimize karar vermemiz lazım. Neyi müzakere edeceğiz, iki devlet mi, başka bir şey mi?” diyerek Hristodilidis’in uzattığı elini sıkmadı. Bu bile başlı başına bir algı operasyonuydu. Adamlar bu işi beceriyor.

 

BÜYÜK GAF:

Başbakan Tatar’ın “BM Genel Sekreteri Guterres belgesini kabul etmek demek, 1960 öncesine dönmek demek” açıklaması büyük bir gaf olarak değerlendirildi. 1960 öncesi, adada İngiliz idaresi var. Yani şimdi de Guterres’i bizi İngiliz’e vermekle mi suçlayacağız? Her ne kadar dil sürçmesi olsa da, Başbakanın bu gafı insanların tebessüm etmelerine neden oldu…

 

DEVRİM SIRASI SİGORTALARDA:

Sağlık Bakanlığı döneminde sağlıkta “devrim” yapacağını iddia eden bugünkü Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sucuoğlu, şimdi de hayata geçirmeyi planladıkları Genel Sağlık Sigortası ile yine “devrim” yapacaklarını söylüyor. Sağlığın durumu ortada, hastaneler artan nüfusla birlikte hizmet vermekten uzak, çalışma hayatına hiç girmeyelim, çalışanların üçte biri kaçak ve kayıt dışı. Devrimi boş verin de, insanlara doğru dürüst hizmet verin, o bize yeter…

 

BABADAN OĞULA:

DP Genel Başkanı Serdar Denktaş’ın sürpriz istifası ile boşalan başkanlık koltuğu için öneri götürülen birçok isim görevi kabul etmeyince tek alternatif olarak Fikri Ataoğlu isimi gündeme geldi. Ancak dün DP’li bir arkadaş oğul Rauf Denktaş ismini ortaya attı. “Olmaz” dedim demesine de bugüne kadar ne olmazlar gördük bu ülkede diye de düşünmeden edemedim. Bekleyip göreceğiz…

 

HANGİSİ DOĞRU?:

“Belgelerle Kıbrıs Türk Vakıflar Tarihi” kitabında yer alan bilgilere göre, Maraş’ta Abdullah Paşa Vakfına dayandırılarak “vakfın malı” dediğimiz ve bizim olduğunu iddia ettiğimiz birçok arazinin, 1935 yılında ödenen yüklü paralarla satıldığı ve vakfın kapatıldığı yazıyor. Dönemin vakıflar Müdürü Ahmet Sami, 3 Haziran 1975 tarihinde yine o dönemin Federe Devleti Başkan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Osman Örek’e yazdığı resmi belgede söz konusu Abdullah Paşa Vakfının kapatıldığını belirtiyor. Bu belgeler karşısında insanların kafası daha da karıştı. Maraş vakıf malı mı, yoksa değil mi? İnşallah kaş yapayım derken göz çıkarmayız…

 

ERTELE GİTSİN:

MOBESE’ler seneye kalmış. Gelenekseldir. Her yıl bir sonraki yıla ertelenir. Genel Sağlık Sigortası da öyle. Bakın göresiniz kamu reformu da öyle olacak. Geride bir ton laf… Saatler harcanarak yapılan hükümet programları, protokoller, hatta bu işler için her hükümetin birkaç defa Ankara ziyareti; çalışmalar, çalışmalar, “seneye”… İster kız, ister öfkelen. Kıbrıs Türk politikası budur…

 

DAĞ FARE DOĞURACAK:

UBP eski Genel Başkanı Hüseyin Özgürgün dosyasında artık sona gelindi. Gözler ve kulaklar komiteden çıkacak karara çevrildi. Görünen o ki, Özgürgün “suçlu” bile bulunsa bizim hukukumuzda bu suçların karşılığı sadece para cezası. Nereden buldun  yasası yok, suç gelirlerinin aklanması yasası tamam değil… Aslında bunu baştan biliyordu. Şimdi mağduru oynayarak parti içinde çok daha güçlü pozisyona geldi. Hatta cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bile önemli rol oynayacak…

 ZİRVEDEKİLER:

Tufan Erhürman: “Sadece federasyonu eleştiriyorlar, kendilerinin formülü ile ilgili hiçbir ciddi açıklama yok. ‘Federasyon 50 yıldır görüşülüyor’ diyenlerin formülü 150 yıl görüşülse de olmaz. ‘Siyasi eşitliği ben kendi halkıma anlatamam’ endişesiyle yıllardır var olan en temel parametreyi bile kabul etmekte zorlanan Kıbrıslı Rum lider Anastasiadis’in dönüp AB çatısı altında iki ayrı devleti kabul etmesini beklersiniz?”…

 DİPTEKİLER:

Hem Suçlu, Hem Güçlü: Mahkeme, Memduh Ulugün’ü öldüren Mehmet ve Meryem Doğu çifti için “planlı cinayetten” suçlu bulunca sanık yakınları ortalığı birbirine katıp savcıya saldırdılar. Saldırganlar, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenerek,“Tayyip baba, Türkiyeli olduğumuz için bize burada nasıl davranıyorlar” diyerek, aslında vahşice işlenen  bir cinayet üzerinden, ayrımcılık yapmaya çalıştılar… Resmen bıktık.





Başa dön tuşu