Elle tutulur somut bir “değişim” olmadığı sürece Rum tarafı ile Türk tarafının müzakerelere yönelik açıklamalarının birbirini tutmadığını söylemeye devam edeceğiz…
Buna karşın dün de değindiğimizce “Türk tarafının başından beridir sürdürdüğü iyi niyetli yaklaşımlarının Kıbrıs’la ilgili çevreler tarafından hem olumlu hem de takdir edilir olması, tutun ki artı puanımız olarak hanemize kaydedilir umudundayız…
Mesela can’ı gönülden çözümü isteyen taraf biz oluyoruz…
Müzakerelerin ciddiyetle sürdürülmesi çabaları bizde yansıyor…
Sürekli çözüme çok yakınız diyen ve halka moral pompalayan taraf da Kuzey oluyor…
Kıbrıs gibi müzmin bir sorunu böylesi yumuşatıp “çözülebilir umutlarına” sarmak az buz iş değildir, bu başarı Türk tarafına kaydediliyor…
NİTEKİM: Görüşmeci Kudret Özersay son açıklamasında “tarafların pozisyonlarının ortaya çıkmaya başladığını ve al ver sürecine mesela nisan ayında geçilebileceğini” söylüyor…
Yani bizim tarafa baktıkta işler şip şak gidiyor… Tabii moral açısından yararlı oluyor… Fakat biz bu tangoyu Rum tarafı ile oynuyorsak bir de onların söyledikleri ile açıklamalarına bakmak gerekmez mi? Mesela bu nedenle ben “Güney’e çoktan taktım! O taraftan bu tarafa bir kuş uçsa bizi sürükleyip mahvedecek fırtına geliyor” diye yaygara kopartıyordum!
DOĞRUSU HAKSIZ DA SAYILMIYORUZ: Nitekim Özersay’ın müjdelediği “al-ver” sürecinin başlaması ile birlikte kopacak kıyameti, bir de şu gelişmeler içinde düşünün:
Düşünün ki Güney Kuzey’den yalnız toprak istemeyecek…
Yahut daha çözüm olmadan Maraş’ın iadesinde ısrar etmekle yetinmeyecek…
Veya Apostolos Andreas’ın yüzü suyu hürmetine bu kez “aidiyetine” geçecek toprakların haritasına Karpaz’ı da katarken, “bu kadarı yeterlidir” demeyecek!
Güney Mesarya’dan toprak talebinde bulunup Girne kapılarına kadar dayanacağı bir stratejiyi devreye sokarken, işte şimdi çözüme an kaldı diyerek arsızlığına son noktayı koymayacak…
VE DEVAM EDECEK: “İsteyen Rum mülküne geri dönebilmelidir” diyecek…
Tek egemenlik tek uluslar arası temsiliyet altında Kuzey’e ayrıca egemenlik hakkının fazla olduğunu söyleyecek!
Yeni sınırlar nüfusa ve mülkiyete göre yeniden çizilmelidir derken Türk’ün kuzeydeki toprak hakkı yüzde on sekizdir diyecek!
Türkiye’nin garantörlüğünün devam edemeyeceğinin restini çekecek!
Evli olmayan “yerleşiklerin” kesinlikle Kuzey’i terk etmeleri ısrarını sürdürecek…
KISACA: Güney, “isteyenin yüzü bir kara vermeyenin bin kara” politikasında dudaklarının ucuna kadar geldiği halde, fincancı katırlarını ürkütmemek için söylemekten sarfınazar ettiğince ve “bereket versin şimdilik, sadece bu ada benimdir benim kalacaktır” demeyecek!
Al-ver aşamasına gelindiğinde (ki ne kadar erken gelinirse gaileden kurtulacağımız için o kadar iyi olacaktır) hep birlikte göreceğiz ki Rum tarafı “nüfus ve mülk çoğunluğuna dayalı ada egemenliği hakkı isterken bir yandan da büyük oranda aidiyetine katacağı topraklarla yeni bir Kuzey haritası çizilmesini isteyecektir… Kısaca “al-ver pazarlıkları” kolay aşılamayacaktır…
*********
DP-UG/UBP İŞ BİRLİĞİ, POLİTİKADA FIRSATLARIN DEĞERLENDİRİLMESİNİN TİPİK ÖRNEĞİĞİDİR
CTP’nin “etik değildir, kabul edilemez” başkaldırısına karşın DP-UG ile UBP Yerel seçimlerde resmen iş birliğine yahut işgücüne vardılar…
Her ne kadar bir protokolle “koalisyon hükümeti” oluşturan iki partiden birisi olan DP-UG’nin, “yerel seçimler” nedeniyle karşısındaki “muhalefet partisi” esamesindeki UBP ile iş birliğine gitmesi siyasi tutum nedeniyle tatsız da olsa, sormak gerek: “Var mı siyasi partilerimizin başka şansları?”
Zaten belediyeleri kulüpler esamesine düşürdük! Eğer iddiamızla devlet olmasaydık ve de devlette olması gereken “organları” oluşturmak zorunda kalmasaydık tutun ki dört kentin dışında belediyeler olmazdı…
(Fakat o zaman da daha büyük sorunlar yaşanırdı. Çünkü belediyesi olmayan yörelere devlet belediye hizmetlerini bizzat götürmek zorunda kalırdı… Hesabı yapıldı mı bilmiyoruz. Belki de böylesi bir “hizmet zorunluluğunda,” “devletin belediyelere yaptığı parasal katkının üzerinde giderleri söz konusu olur, altında kalacağı töhmet ve şaibesi de bedavaya gelirdi! Öte yandan “belediyeleri” yıllardır siyasi partilerin seçim dönemlerinde “yarıştırıldıkları” arenalar haline de getirdiler! Devlet katkıları bile bu “siyasi tutumlarda” orantılanıyor, iktidar olan siyasi parti belediyeleri imtiyazlı hale gelirlerken, muhalefet partilerinin belediyeleri tırpan yiyor…)
GELELİM DP’NİN TUTUMUNA: Geçtiğimiz yerel seçimlerde UBP ile işbirliği yapmaktan kaçınan DP elle tutulur başarı sağlayamadıydı. Oysa bu defa talih kuşu başına kondu. UBP’den kopan UG’nin tabanı hâlâ UBP’dir ve DP’li Serdar Denktaş’ın bu kısmeti “etik” lafı hürmetine dışlaması beklenemezdi…
Pekala hiç mi CTP’nin de böylesi işbirliklerine ihtiyacı yoktur? Olsa bile ki vardır, ne yazar! Kendilerine “sol” misyonu yükleyen siyasi partiler “yalnızlığı” oynuyorlar! İktidara gelme yollarında büyüyüp güçlenmek için asgari müştereklerde buluşacaklarına, “birbirlerini Sol kulvarlarda” nasıl geçecekleri ile birbirlerine nasıl bayda atacaklarının mücadelelerini veriyorlar.. Üstelik rakip partiler yarışında kan kaybederlerken mesela şimdilerde CTP bünyesinde de “Sol’a bakış farkındalıklarından” dolayı ayrı gayrı lobiler oluşuyor…
Kısaca CTP’nin ayaklarına androş koyan Serdar Denktaş’lı DP-UG değil yine CTP’nin kendisidir… Yoksa saplantılarından arınsaydı, ortağı DP ile belki de yerel seçimleri çoğunluğunca alıp götürürlerdi… Şimdi bu şans DP-UG ile UBP’nin elindedir…
**********
EKONOMİDE HÂLÂ İKİ YAKAMIZI BİR YERE GETİREMEDİK
İstatistiklere dayalı “rakamları” sonuçları tatsız ve kaygı verici de olsalar severim çünkü ezber bozarlar…
Bunlardan bir tanesine geçen gün tosladım… KKTC’nin aynalarda yansıyan “banka kredilerini” ayazlatıyordu. Ve Merkez Bankası’ndan yapılan açıklamada deniyordu ki:
Geçen yılın ocak ayına göre bu yılın ocak ayında bireysel kredilerin toplamı yüzde 68 oranında arttı…
Vatandaşın borcu 3.3 milyar TL’ye çıktı!
Kredi kartı borçları bir yılda yüzde 110 oranında artarak 294.6 milyon TL’ye yükseldi…
YANİ durumlar iyi değil! Yurttaş sürekli borçlanıyor. Nitekim Ocak 13. maaşlardan dolayı araba satışlarında patlamanın yaşandığı ay olmasına karşın geçmişe göre kesat geçmiş. Araba satışları yüzde 40 oranında azalırken, sadece 168 adet araç satılmış…
Demek ki alış gücü gitgide azalıyor, piyasa daralıyor… Dolayısıyla iflaslarla birlikte işsizlik artıyor… Zaten gazetelerin günlük haberlerine baktığınızda feryadı hem okuyor hem işitiyorsunuz. Esnaf, zanaatkâr, çiftçi hayvancı fena halde dara düşmüş bağırıyor…
Ve zaten az biraz çevrenizi gözlemleseniz göreceksiniz: Ev ekonomileri oluşmuş insanlar gitgide daralan hayat koşullarını yenmek için son çarede ve can havli ile evlerinde ekmek, hellim, nor, tarhana gibi yiyecekleri üretip satmak için kapı kapı dolaşıyorlar… Banka ve kredi kartları borçları da durum vaziyetin ispatı oluyorlar!
Tam bu sırada mesela DP’li Serdar Denktaş hem siyasi hem de ekonomik yönden “çözüm Sonrasına hazır değiliz” diyor ve yadsınamaz gerçeğin altını çiziyor…
OYSA: Güney’de Rum’u ekonomik kriz vururken ki ben o dönemlerde Halkın Sesi gazetesinde yazıyordum, ikide birde temcit pilavı gibi “işte şimdi tam fırsattır, onlar batarken biz yükselmeliyiz” diyordum. Sonra baktım ki onlardan beter olmuşuz! Böylece hem müzakere masasında hem de geleceklerdeki Kuzey Kıbrıs’ta ekonomik yönden elimizi güçlü kılacak bir büyük fırsatı daha tepmişiz!
Bugün ise Güney’e bakıp “vah vah” diyecek halimiz de kalmamış… Kaldı ki onlar paçayı yine kurtarırlar ve olası çözümde o güçlü ekonomileri ile yine bizi ya işçileri yaparlar yahut komisyoncuları… Vesselam hâlâ iki yakamızı bir yere getiremedik!
































