Önce bir hatırlatma yapmayı gerekli görüyorum…
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda Sn. Sibel Siber’e destek verdim. Çünkü, Sayın Eroğlu’na karşı kazanma şansı en çok olan aday olarak onu gördüm. Amacım, son beş yıldır ülkede hakim olan partizan, “ben yaptım oldu”cu, toplumu ayrıştıran, dar kadrocu, çözüm karşıtı zihniyetten biran önce kurtulmaktı…
İkinci tura siz kalınca, yine aynı amaçla, kalemimin gücü elverdiğince bu sütunda sizi destekledim.
Kazandığınız andan itibaren de, size zaman ve imkan vermek için ciddi eleştiriler getirmedim.
Anlayacağınız; ben dost taraftayım ve bu mektubu da size bir dost olarak yazıyorum…
Bir Cumhurbaşkanı olarak, selefinizden çok daha farklı bir portre çizeceğinizi, kendi farkınızı yaratabileceğinizi düşünmüştüm. Üzülerek belirmek isterim ki, ciddi bir hayal kırıklığına uğradım.
Çalışma arkadaşlarınızı, ekibinizi kimler arasından seçeceğinize elbette karışamam. Ancak bir yurttaş olarak, “tarafsız” bir Cumhurbaşkanı’nın, ekibini seçerken kullanacağı ölçütün, “kendisine siyasi destek vermiş olmak”tan fazlası olmasını beklerdim. Ne yazık ki, sadece çok yakın çalışma arkadaşlarınızı değil ama yaptığınız bütün atamaları bu ölçüte göre yapmış olduğunuzu görmek beni üzdü. Ekibinizin yaptığı ciddi hatalar ve “kibir” konusunda kamuoyunda yarattığı imaj ile ilgili Yenidüzen Gazetesi’nden Mert Özdağ, geçtiğimiz hafta oldukça güzel yazılar yazdı. Herhalde gördünüz…
Geçtiğimiz günlerde de değinmiştim; seçim sonrası, hiç unutmamanız gereken bir şeyi unuttunuz. Seçilmenizi sağlayan, sizin yıllarca içinde siyaset yaptığınız parti veya siyasal akım değildi. Size oy verenlerin çok büyük bir çoğunluğunun, ya Eroğlu’na küsüp oy vermeyen UBP’li ve DP’liler, ya temiz siyaset isteyen Özersay’ın taraftarları, ya da CTP’liler olduğunu unutarak, bu kitleleri ve eğilimleri de içine alan bir ekip oluşturmanızı beklerdim. Ne yazık ki, CTP dışında diğer kitle ve eğilimleri dışlayan seçimler yaptınız. Gördüğüm kadarıyla bu ısrarınız hala devam ediyor…
Cumhurbaşkanlığı ile toplum liderliği birbirinden çok ayrı konulardır. Oylar sizi Cumhurbaşkanı yapar, ama toplum liderliği için oylardan ziyade, geniş bir toplumsal desteğiniz olması gerekir. Müzakere masasında da toplum lideri olarak bulunuyorsunuz…
Size oy veren liberal sağ ve merkezdeki arkadaşlarımla konuştuğumda, artık size verilen desteğin azaldığını, dolayısıyla toplum liderliği konusundaki iddianızın zarar gördüğünü üzülerek belirtmek zorundayım.
Keşke müzakere sürecini çok dar bir ekiple yürütmek yerine, toplumun ve siyasi yelpazenin daha fazla temsil edildiği, Güney’de olduğu gibi, “ulusal konsey” niteliği taşıyabilecek bir oluşumla, genel ilkeler üzerinden yürütmüş olsaydınız. Bu şekilde, müzakere masasında ortaya çıkacak bir anlaşmaya daha geniş bir destek sağlamış olacaktınız…
Oysa ki, belirli siyasal ve sosyal çevreleri dışlamanız, bilgi verme sürecindeki isteksizliğiniz, sizin ve ekibinizin halka ilişkiler konusundaki beceri eksikliği nedeniyle, geniş kesimleri muhtemel bir anlaşmaya destek verebilecek şekilde etkileme işi, çözüm karşıtlığı ile bilinen çevrelere kaldı…
Bu çevrelerin yarattığı olumsuz hava, varılacak anlaşmanın içeriği ne olursa olsun şimdiden üzerine sinmiştir. Bu havayı olumluya çevirme konusunda çok ciddi sıkıntılarınızın olacağı açık. Ve artık işiniz çok zor…
Müzakere süreci konusunda kara propaganda yapanlar ile yapıcı eleştirileri aynı kefeye koyma anlayışı, müzakerelere verilen desteği ciddi şekilde azaltmıştır. Olumlu ve yapıcı eleştirileri elinin tersiyle itmek ya da “olumlu havayı bulandırıyorsunuz” diye damgalamak yerine, çözüm karşıtı zihniyetten ayrı tutmak yerine, ciddiye almak ve yararlanmak gerekirdi. Sn. Kudret Özersay’ı ve yaptığı eleştirileri bu noktada özellikle ayrı tutmanızı bekliyordum, olmadı. Toplumun çok geniş bir kesimince görüşlerine bir uzman olarak özel değer ve önem verildiğini anlayamadınız…
Sn. Akıncı;
Muhtemel bir anlaşma ile ilgili yapılacak referandumda, size siyasal destek veren ve oy oranı oldukça az olan siyasal partiler ve gruplar dışında kalan büyük bir çoğunluğun olduğunu da unutmamak lazım.
Son zamanlarda basında sembolleştirildiği şekilde, “Ayşaba”nın da bu referandumda oy kullanacağını ve onu da ikna etmeniz gerektiğini size hatırlatmak istiyorum.
Annan planı dönemlerindeki heyecan kalmadı ve artık cebinde AB pasaportu taşıyan insanların anlaşmaya ‘evet’ demek konusunda çok büyük bir motivasyonu da yok…
Eğer Ayşaba’yı ve toplumun bütün kesimlerini motive edecek yöntemleri bulamazsanız, varmak için büyük bir emek verdiğiniz anlaşmanın bu kez Kıbrıslı Türkler tarafından reddedilmesi hiçtendir. Ortaya çıkan bu havayı görebileceğinizi umarım…
Bir de şu var; fazla sürat kazaya sebebiyet verebilir. Yavaş gidelim, gitmek istediğimiz yere güvenle gidelim…
YERİN KULAĞI VAR
HOŞUMA GİTTİ:
Kıbrıs’ta bir anlaşma olasılığı ortaya çıktığında, karşıtlığı da otomatik olarak devreye girer. Burada ciddi tartışmaları, görüş bildirenleri saymıyorum. Şiddete varan gösterilerden ve çıkışlardan bahsediyorum. İşte Rum motosikletliler. Her zamankinden daha çok ses getirecek eylemler düzenlediler bu yıl. Onlarla aynı yaşlarda bir Rum genciyle konuştum dün, “gerek var mı bunlara” dedim. Kendisinin de benimle aynı şekilde düşündüğünü söyledi ve hareketleriyle kınadığını belli ederek, “ne yazık ki, böyle insanlar da var” dedi. Ne yalan söyleyeyim, hoşuma gitti…
ÇEŞMEDEN AKSIN DİYE Mİ:
Suyun yönetimini bilmediğimiz gibi, gelecek olan suyun nasıl kullanılacağı, tarımın nasıl planlanacağı da net değil. 2012’de Çukurova Üniversitesi’nden gelen ekipler, toprak analizleri ve ürün değerlendirmesi yaptılar. Türkiye Tarım Bakanlığı heyetleri de benzer bir çalışma yürüttü. Sonuç? Ben bugüne kadar çiftçiyi bilinçlendirme faaliyeti, ya da açıklanan bir plan olduğunu duymadım. Çiftçiler de, çevreciler de aynı şeyden şikayetçi… Hani nerede ne ekilecek, ne kadar ekilecek gibi… Baksanıza, daha su gelmeden, bu yıl patates de karpuz da üretim fazlası nedeniyle tarlada kaldı. Bu su üretime dönmeyecekse, bu kadar yatırıma değer miydi..?
VEYSEL EROĞLU’NUN TALEBİ: Türkiye Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun suyun yönetimi konusunda söyledikleri gözden kaçtı. Bakan Eroğlu, ortada bir sözleşme ve protokol olduğunu, buna ek olarak da bir anlaşmanın var olduğunu söyledi ve “hazırlanıp gönderilen yazının gereğinin yapılmasını” talep etti. Geçmiş hükümetlerin br kulağından girip, diğerinden çıkmış anlaşılan. Böyle büyük bir nimete bedel ödemeden kavuşuyorsunuz ve kullanmak için yöntem bulamıyorsunuz. Ne büyük bir utanç.
YA BİZDE:
Rum kesiminde, hellim üretim kriterlerine uymayan iki şirkete toplam 150 bin Euro para cezası kesilmiş. Yapılan bu ihlallerin, hellimde olması gereken en az yüzde 20 koyun-keçi sütü oranından daha az keçi-koyun sütü tespit edilmesiyle alakalı olduğu öğrenildi. Peki bizde durum ne? Yüzde 70 inek sütü… İnek sütüne verilen desteği kaldırmak yetmeyecek. Sonuçta bu şekilde üretilen hellimin, uluslararası denetim kurumundan geçmeyeceği üreticiye anlatılmalı.
SADECE O MU:
Üreticisine sağladığı gelir nedeniyle Kıbrıs’ın “kara altını” olarak isim yapan harnup, politikasızlık edeniyle yok olmakla yüz yüze diye yazdı Havadis gazetesi. Keşke sadece “kara altın” olsa yok olan. Zeytin, portakal ve daha niceleri, bir bir hepsi yok oluyor. Dün kıymetini bilmediğimiz ve rant uğruna yok ettiklerimizi, yarın çok arayacağız… Dış fuarlarda harnuba gelen talep, Ticaret Odası üyelerinde mevcut. İhracında da sorun yok. O zaman neyi bekliyoruz ki?
VAZGEÇSİNLER BU SIZDIRMA İŞİNDEN: Müzakere masasındaki Kıbrıs Türk heyeti ketumluğunu korurken, bizler Rum tarafından gelen çoğu abartılı ve çarpıtılmış haberlere muhatap oluyoruz. Ancak anlaşılan bu haberlerin tümü de gerçek dışı değil. Bir kaynaktan sızdırıldığı açık. Müzakere heyetimize bir önerim var; muhataplarından basına yaptıları sızıntıya son vermesini istesinler. Eğer iyi niyetliyseler, bunu yaparlar. Yapmazlarsa, o haberleri bizzat sızdırdıklarını düşüneceğiz ki, bu durumda masadaki çabaların hiç bir anlamı kalmayacak.
ZİRVEDEKİLER
Hüseyin Çavuş Kelle: Çiftçiler Birliği Başkanı da, suyun kullanımı konusunda aynı endişeyi taşıyor; “Türkiye’den gelecek suyun tarıma verileceğine dair bir umudum yok. Sadece, tuzlanma oranı yüksek olan narenciye üretiminin merkezi Güzelyurt’ta verileceğini biliyoruz. Oysaki çiftçinin her alanda suya ihtiyacı vardır. Gelecek suyun tek bir damlasının heba edilmeden gerekli yerlere kullanılmasını umuyoruz. Ancak sulu tarımda kullanılacağına dair ne bir çalışma, ne de yetkili bir ağızdan açıklama var…”.
DİPTEKİLER
Asgari Ücret: Dipte olan, hem asgari ücretin miktarı, hem de onu yükseltemeyenler…Türkiye Kamu-Sen, açlık ve yoksulluk sınırını 2 bin 112 lira olarak açıkladı. Asgari ücretin bin lira olduğu Türkiye için dehşet bir rakam. Ama, temel tüketim maddelerinin bile Türkiye’ye göre iki misli olduğu KKTC’de, asgari ücretin ekonomik değerini siz düşünün artık. Sefillik…
































