Köşe Yazarları

Sansürden öte


Serdar Denktaş tiyatroda sansür olayı üzerine bir anısını açıklıyor.

“Fi” tarihi dediği bir tarihte babası Rauf Denktaş, kardeşi Raif ile birlikte tiyatroya gittiklerini anlatıyor ve sahnelenen oyunun bir bölümünde bir oyuncudan ”Raif oğlu Rauf, Rauf oğlu Raif, Raif oğlu yine Rauf hiç sonu yok mu” diye bir replik geldiğini, bunun üzerine babasının gülerek ‘vay deyyus’ deyip ayakta alkışlayarak ayrıldıklarını anlatıyor.

Serdar “demokratik yaşantımız henüz bugünkü kadar özgür değil” diye de dönemin özelliğini hatırlatıyor.

Serdar, “o dönemlerde bile sansür yokken bir de bunların yaptığına bakın” demeye getirip ironi yapıyor…

Serdar’ın seyrettiği oyun hangisiydi anımsayamadık.

Acaba gümbür gümbür sahnelenen “Vatandaş” oyunu muydu?

Hangisiyse…

Biraz daha eskiye gidelim.

Mevsim yaz.

Yıl 1976 veya 77 olmalı.

Parkalı gençlerin sokaklarda kol gezdiği yıllar.

Hani Cem Karaca’nın gür sesiyle dağları aştığı dönemler.

İşte o yıllarda aynı repliği içeren bir oyun sahneleniyordu Lefkoşa’da yazlık Taksim Sineması’nda…

Efsanevi örgüt KÖGEF’e bağlı olan öğrenci geçlerin sahneledikleri bir oyundu bu.

Sahnede Ferdi Sabit Soyer de vardı ve aynı repliği en azından ben ilk kez onun ağzından işitmiştim:

”Raif oğlu Rauf, Rauf oğlu Raif, Raif oğlu yine Rauf…”

Dönem Serdar’ın söylediği dönemden daha “geri” ydi.

Oyunun sansürlenmesi ile ilgili bir olay us’umuzda yok.

O dönemde de bütün askeri ve sivil baskılara rağmen ahalinin kendisinde, kendiliğinden gelişmiş “hoşgörü” yü kapsayan bir demokratik kültür mevcuttu.

Buna rağmen sansür olaylarının hiç yaşanmadığı da söylenemez.

Sansürden öte polis baskınlarının olduğu gösterimler de vardı ama bunları anlatmak bu yazının konusu değil…

Konumuz sansür değildir.

Sözü edilen kültürdür.

Toplumlar, belirli bir tarih parçası sürecinde kültürel birlik oluştururlar.

Bu birliğin oluşmasında her türlü etken birliğin oluşmasına katkı yapar.

Ve bu, “duyuş ve düşünüş birliği” meydana getirir.

Birlik koşullara göre değişim gösterebilir, her değişim yerini başka bir duyuş ve düşünüş birliğine bırakabilir ya da var olanı yeniden zenginleştirip şekillendirebilir.

Kültürel duyuş, kültürel tutum yasalarla belirlenmez.

Hiçbir yasakoyucu, kültürü belirleyen kurallar yapamaz.

Tam aksine yasakoyucu kendi toplumunun kültürel duyuş, düşünüş, tutum ve davranışlarını gözönünde bulundurmak durumundadır.

Kaçacak olan ya da yok olacak olan yasakoyuculardır ya da yasalardır, kendi kültürünü yaşayanlar değil…

Baskıcı rejimler bir toplumun kültürel algılayış, tutum ve davranışlarına önem vermez.

Paspas yapar.

Örnek:

Tombul minare yerine kürdan ya da mızrak minare yapar. (Duyuş değiştirecek/belirleyecek zaar!)

Örnek:

Okul yerine tarikat açar. (Tutum değiştirecek/belirleyecek zaar!)

Serdar’ın bahsettiği dönemde İslami siyasetin yayılmacılığı yoktu, bunun yerine Atatürkçülük adı altında Türkçülük vardı ve bu kültürel farklılığı “Rumcu” olmakla eşdeğer tutan bir “Türkçü” anlayıştı bu, ki, içinde anti-komünist mücadele de vardı.

Hani Atatürk’e ait olmamakla birlikte onun imzası ile  “Komünizmin başı ezilmelidir” gibisinden uyduruk panoları kullanan bir anlayış.

Her iki baskıcı rejim insanların kendi yaşam tarzları içinde geliştirdikleri kültüre, söz yerindeyse düşmandılar/düşmandırlar.

Bu kültürel düşmanlık her seferinde duvara toslamaya mahkum olacaktı/olmuştur.

Yayılmacılıkla bir kültürü yerle bir etmek ya da başkalaştırmak kolay değildir; kendini ele verir.

Kültürel kimlik yasalarla oluşmadığına göre neye karşı savaşacaklardı? (Devam edenler neye karşı savaşıyorlar?)

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı