Bir önceki Cumartesi gecesi haber kanalları reklam yarışına girince, ne var ne yok diye TRT2 kanalına bakayım dedim. Bir de ne göreyim? Ekranda Kiril alfabesiyle Rusça isimler geçiyor. “Hayırdır” dedim kendi kendime. Meğer Andrey Tarkovski’nin “Stalker” (İz Sürücü) filminin jeneriği imiş. İzlemek farz oldu.
İz Sürücü filmi, Çernobil felâketinin benzeri bir olayın geçtiği bir alanda çekilmişti. Bu alanda radyasyon oranının yüksek olması nedeniyle Tarkovski’nin daha sonra kanser olup ölmesine vesile olduğu iddia edilir. Ekipte bulunan karısı da dahil üç-dört kişinin kanserden ölmesi, bu filmin çekimine bağlanmaktadır.
Moskova’da Tarkovski’nin iki filmini izlemiştim: “Solaris” ve “Adrey Rublev”. İkisi de büyük tartışmalara neden olmuştu. İzleyiciler ikiye bölünmüştü. Yarısı Tarkovski’nin bir dahi olduğunu ileri sürerken öteki yarısı, filmlerin can sıkıcı olduğunu ve hiçbir amaca hizmet etmediklerini söylüyor ve yazıyorlardı. O zamanki anlayışa göre, zaten Parti’ye hizmet etmeyen sanat, sanattan sayılmazdı.
Ben filmleri sarsıcı bulmuş ve biraz da hayret etmiştim. Özellikle bir ikon ressamı olan Andrey Rublev filmi, inanç ve inançsızlığı ele alıp bu iki görüşü çatıştırıyordu. Rejisörün gönlünün inançlılıktan yana olduğunu seziyordunuz. Hatta bunu açıkça görüyordunuz. Filmin sansür heyetinden nasıl geçtiğini anlamak zordu. Herhalde Tarkovski’nin sanat gücü, politikayı delip geçebiliyordu.
Stalker filminde iz sürücü, son yolculuğundan döndükten sonra evde hıçkırıklar arasında karısına şöyle yakınır: “Artık ‘Zona’ya (Bölge’ye) bir daha gitmeyeceğim. Ne yazık ki artık kimse, hiçbir şeye inanmıyor.” Andrey Rublev’deki tartışmaların bir devamı gibi.
Birkaç ay önce Tarkovski’nin “Mühürlenmiş Zaman” adlı kitabını okumuştum. Kitapta yazar, hayat felsefesini ve sinema hakkındaki düşüncelerini anlatır. Görüşlerini ortaya koyarken “Ayna” ve “İz Sürücü” filmlerinden uzun uzun söz eder. Kitabı okurken bu iki filmi yeniden izlemem gerektiğini geçiriyordum aklımdan. Ve İz Sürücü, TRT2’de karşıma çıkmış oldu.
Büyük bir gürültüyle “Çaka çak, çaka çak” sesler çıkaran ve komşu evleri sarsan bir tren geçer. Biz treni görmeyiz. Motor üzerinde devriye gezen polis memurunu görürüz. Sabahın erken saatleri.
İz sürücünün fakir evi. Bir karyola ve bir masa. Yatakta üç kişi. İz sürücü, karısı ve 15-16 yaşlarında kızları. İz sürücü, kalkar sessizce giyinir. Ama kadın uyanır ve bu işten vaz geçmesi gerektiğini söyler. Kadın hem dertli hem öfkeli. İz sürücü, dinlemez, çıkar gider.
İz sürücü, bara benzeyen bir yerde içki içen iki kişi ile buluşur. Bunlardan biri yazar, öteki de fizik profesörüdür. Yazar, yarı sarhoş bir haldedir. Sanatkârlar içkici olur ya.
Kasaba sürekli denetim altında çünkü kasabanın yanı başında “Zona” (Bölge) bulunmaktadır. Orada tuhaf şeyler olduğu için o bölgeye giriş kesinlikle yasaktır. Ne var ki insanların çoğu oraya gitmek için can atıyor. Bölge’nin belli bir yerinde bir oda bulunmaktadır. Odaya giren insanların tüm istekleri yerine gelmektedir. Ama odaya ulaşmak çok tehlikelidir. Bir iz sürücüye ihtiyaç var.
İz sürücü, yazar ve profesörü o odaya götürecek. İz sürücünün önderlğinde Bölge’ye girilir. Burası yemyeşil ve çiçekli bir yerdir. Her taraftan sular akmakta. Ne var ki çiçekler kokmuyor. Bu bize birkaç kez söyleniyor. Buna karşılık her taraftan sesler gelmektedir: Görmediğimiz kuşların sesleri, suların çıkardığı sesler, uzaktan gelen mekanik sesler. Koku yok ama ses bol.
Film üç kişinin diyalogları ve davranışları etrafında döner. Yazar, sanatı; profesör bilimi; iz sürücü de inancı temsil etmektedir. Bu açıdan baktığınız zaman diyalogları yeterince anlamlandırabilirsiniz.
Kitapları çok satan yazar bir sahnede şöyle der: “Ben onca kitabı, insanları değiştirmek için; onları daha iyi insan yapmak için yazdım. Ama sonuçta onlar beni değiştirdi. Ve ben de onlara benzedim.”
Oda’nın eşiğine ulaşıyorlar. Birden Profesör, sırt çantasından bir bomba çıkarır. Meğer amacı odayı bombalayıp ortadan kaldırmakmış. Sanat ile inanç, profesörü ikna ederler va oda berhava edilmekten kurtulur. Umut yerinde kalır.
Bu arada öğreniyoruz ki iz sürücü bu tehlikeli işi para için değil, insanlara iyilik olsun diye yapmaktadır. Arzuladıkları şeye kavuşup mutlu olsunlar diye.
Derinlerde gizlenmiş isteklerinin açığa çıkar korkusuyla hiçbiri odaya girmeye cesaret edemez ve geri dönerler. Barda birer bira içerlerken iz sürücünün karısı ve kızı çıkagelir. Görüyoruz ki “Maymun” ismini taktıkları kız, yürüyemez. Birilerinin onu taşıması gerekir. İz sürücü, kızı omuzlarına alır ve karısıyla birlikte eve giderler.
Filmde bulduğum en tutarsız nokta kızın maymunluğudur. Film aslında “Uzayda Piknik” adlı bilim kurgu romanından sinemaya uyarlanmıştır. Romanda kıza tüylü olduğu için “Maymun” denilmektedir. Filmde kız tüysüz ama topaldır. Kızın adı, rahatlıkla “Topal” olabilirdi.
Son sahne çok çarpıcı. Çarpıcı olduğu kadar da iyimser. Topal kız masanın yanında bir sandalyede oturuyor ve kalın kaplı kocaman bir kitap okuyor. İz sürücü sandığımız kadar cahil değilmiş. Duvarlardaki raflar kitap dolu. Kız kitabı bir kenara koyar ve başını masaya yaslar. Masanın üzerinde içinde koyu renkte sıvı bulunan bir bardak, ince uzun bir bardak ve bir de kavanoz durmaktadır. Kız konsantre olur, ve keskin bakışlarıyla her üçünü de yavaş yavaş masanın öteki tarafına doğru kaydırır. Kavanoz yere düşer ve kırılır.
Bu arada filmin başında duyduğumuz gürültülü tren gene oradan geçmektedir. Tren gürültülerinin arasında yükselip alçalan bir sesle Beethoven’in 9. Senfonisi’nin koro kısmı duyulmaktadır: “Kardeş olur insanlar gölgende senin … Kardeş olun ey insanlar, bunu ister Tanrımız… Hür doğmuştur insanoğlu, hür yaşamak hakkıdır.”
































