Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Rum’un siyasi atraksiyonları bitmez! (Her gün yağlı bidda gibi döner durur, yeter ki kafalar karışsın!)

Eğer müzakereler kopmasaydı “al-ver” safhasına geçilecekti! Ve tabii işte o zaman kopacaktı müzakereler! Ne var ki Anastasiadis acele davrandı, o safhaya geçmeden müzakereleri berhava etti! Çünkü al-ver’e hazır değildi!
Film senaryosu yazmıyoruz! Rum basınını izleyip adamların nasıl bir strateji ile nereye varmak istediklerini anlayıp yorumlamaya çalışıyoruz. Ve ekliyoruz:
Al-ver sürecinin başlaması için siyasi ve ekonomik koşulların sadece Kıbrıs’ta değil, çevresinde de uygun olması gerekirdi ki akla mantığa sığsındı! Çünkü “toprak kavgasının yapıldığı” bu nedenle kanların dereler gibi akıp, kentlerin köylerin yerle yeksan edildiği, insanların milyonlarcası ile göç yollarına düştüğü bir Orta Doğu cehenneminin ortasındaki Kıbrıs’ta ne “toprak pazarlıkları” yapmak akıl kârıydı ne de bu koşullarda çözüm olacağına inanılması mümkündü?
HEM DE BU KOŞULLARDA: Irak üç ayrı devlete bölünmenin sancılarını koyuveriyor. Kuzey Irak’ta resmen bir Kürt devleti oluşuyor! Taşlar yerli yerine oturacakken Suriye’den sarkan IŞİD belâsı daha uzun yıllar sürmesi muhtemel kanlı savaşları başlatıyor ve Türkiye’deki “Kürtler cephesi” de Güneydoğu’da kendi egemenliklerini çakmaya çalışırlarken…     Kırk yıldır Kıbrıs’ta süregelen barışı dinamitleyecek yeni bir kriz yaratmamak için her ne kadar aklı yoksa da Rum liderliğinin bile aklına yatmış olmalıdır ki bulduğu ilk bahane ile müzakereleri kesiveriyor!
KESER TABİ: Tarikatlardan kaynaklı kabile esamesindeki terör grupları bile kendi topraklarında “devlet” olmak isterlerken, bunun için savaşırlarken, adadaki Türk halkına “ver bize gasp ettiğin topraklarımızı da birleşik federatif Kıbrıs’ı oluşturalım” teklifini kim yapabilir? Tutun ki Anastasidis’li Rum’dan gayrısı!
Neymiş efendim? Başka bir çözüm çaresi de yokmuş! Bu iki halk birleşik Kıbrıs statüsünde yaşamaya mahkûmmuş! Tabii ki doğrudur! Ne Kuzey’in daha Kuzey’e çekilip gideceği toprakları vardır ne de Güney’in Güney’den öte şansı vardır! Elbet iki halk yan yana bu adada yaşamaya mecburdurlar da… Birbirlerine hükmederek değil elbet! Başından beridir söyleniyor: “İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı, TC’nin garantisini içeren bir federasyon! 1963’deki Üniter devletti, yürümedi! Şimdi denenecek olanı iki bölgeli olanıdır. Üstelik daha müzakerelerin başında varılan uzlaşma ile Kuzey’le Güney ayrıca kendi içlerinde kendi devlet organları ile özerk olacaklardı!
İŞTE SORUN BURADADIR: Rum tüm adanın devleti sıfatını taşır, AB ve BM üyesi olurken bu “egemenlik hakkını” Kuzey’deki Türk halkı ile paylaşmak istemiyor! İlle de paylaşmak zorunda kalacaksa en azından Kuzey’den daha büyük toprak parçaları kopartmak istiyor ki bu kez hem mülk hem de nüfus avantajını kullanarak “siyasi eşitliği” Rum ağırlıklı yönetim erki haline getirsin! Bu amacına varmak için de hemen her gün medyaya bir yeni siyaset atraksiyonu gösterisi servis ediyor… Bakın sonuncusu değilse bile bir yenisi nedir?
“HERKES EVLERİNE DÖNERSE ÇÖZÜM YÜZDE YETMİŞ SEKSEN ORANINDA VE ŞIP DİYE ÇÖZÜLÜR!” İşte şimdilerde Güneyden işittiğimiz sesli ve yazılı çağrı budur! Ki Rum liderliği öteden beridir bu öneriyi oya gibi işleyip geliştirirken Kuzey’deki tapulu mülkün ilk sahiplerine tercih hakkı tanınmasını istiyor! İsteyen malına mülküne yeniden sahiplik koysun amacında! (Bizimkiler de “ne yani diyorlar adamların mülklerine sahiplik koymak istemelerine de mi karşı çıkacağız, verelim gitsin!)
ŞİMDİ BİR KEZ DAHA DÜŞÜNELİM: Böylesi bir paylaşımın gerçekleşmesi için elde kapı gibi koçanlar dururken “somut haritaya” mı ihtiyaç olur? İşte Rum’un şu andaki son oyunu bu tapulardır! Ki Türk tarafı masa başında tongaya bastıkta” madara oluversin!

**********     
Kısaca takıldığımız: (İntiharlar ve trafik kazaları toplumun aynalarda yansıyan naturasıdır!)

Küçücük bir toplumuz. İnsanlar birbirlerini yakından da tanırlar gıyaben de! Hatta tanımalarına gerek yoktur! Tanıyanlar tanımayanlara anında tanıtırlar! Dolayısıyla bu memlekette insanlar hem birbirlerinin hayatlarını yaşarlar hem de birbirlerinin hayatlarını kovalarlar! Bu nedenle olmalı, ölenlerimizin arkasından neredeyse topluca ve ah vahlarla üzüntülerimizi seslendiririz. Ki çoğu insanlar bazı gazeteleri “bugün kim öldü” merakında satın alırlar!
Oysa milyonluk kentlerde öyle mi ya? Ayni apartmanda oturan insanlar bile birbirlerini tanımaz, Allahın selâmını birbirlerinden esirgerlerken çoktan o büyük “yabancılaşma” ile yitip giden insan ilişkilerinin ortalarda bıraktıkları boşluklara düştüler!”     Buna karşın: Tutun ki bizim gibi burun kıvırıp yakındığımız ülkemizdeki “küçüklüğümüz” vefa ve acıma duygularında “büyüyen” bir toplumsal hasletimiz olmuştur…
Nitekim geçen gün gencecik bir insanımız “intihar” edince Mağusa’da “vah vah” demeyen, acı ile hayıflanmayan, “neden bu kadar genç yaşta canına kıydı” deyip sorgulamayan, sonuçta ve tümden üzülmeyen insan kalmadı!
Ne var ki gerçek şuydu: Bir gencimiz daha kendi “düşüncelerinin” kendi “iradesinde” öldürdü kendini! Ki insanı tutsak da etseniz, emrinize amade de kılsanız, kulunuz da yapsanız hatta karı koca da olsanız, işte o “düşüncesine” asla sahip olamazsınız! Bilemez, anlayamaz, okuyamaz, yorumlayamazsınız! İnsan bu nedenle “eşref’i mahlûkattır.” Ve Tanrı “insan” düşündüğü için vardır…
İNSANLAR ZAMANI GELMEDEN DÜŞÜNCELERİ DOLAYISIYLA MI ÖLÜYORLAR? Neden intihar ediyorlar? Niçin trafik kazalarının kurbanı oluyorlar? Ki ayni sıralarda bir gencimiz de motosiklet kazası sonucu öldü!
İstatistikler nüfusumuza göre korkunç rakamları veriyor: Trafik kazaları sonucunda son on ayda 24 kişi öldü! Cemaat esamesindeki toplumumuz için büyük rakam!
PEKALA NEDEN? Neden insanlarımız canlarına kıyıyor, arabalarının motosikletlerinin kurbanı oluyorlar.  Diyorduk ki zaman zaman bu “köşede” tutun ki insanın kendi irade ve yönetimindeki makineye yeterince hükmedememesinden kaynaklanıyor trafik kazaları!
Yahut eğitimsizlikten! Veya trafik eğitiminin yeterli olmayışından!
Veya toplum kabuk çatlatıp gitgide daha modern hayatlara koşarken oluşamamış sindirimsizlikten!
Özellikle gençlerin “ben de varım” derken, rüştlerini ispat yollarında arabalarının kapasitesini de kendilerini de aşan sürat gösterilerinden!
Tam aksine belki işsizlik ve mutsuzluk sonucu oluşan hınçlarından! Hayattan intikam alma duygularından!
Eskiden “ruhi bunalım” derdik, yaşanan türlü çeşitli psikolojik sorunlardan, depresyondan!
Borçları ödeyememekten, ailevi huzursuzluklardan falan…
DAHA PEK ÇOK NEDEN OLABİLİR: Ki yaşarken hangimiz bazı sıkıntılı anlarımızda her bir şeye kahredip “Allah canımı alsın da kurtulayım” demedi ki? Hele bu toplumda! Tutun ki hayatın en çekilmez yanı “istikrarsızlıktır.” Eh bizde de bu “istikrarsızlığın” katmerlisi vardır! Siyasetten ekonomiye, günlük yaşamdan çekilmez yaşamlara kadar!
FAKAT: Bir sorunu iyi anlamaya çalışıyorum: İnsanların insanlardan saygı beklemesi kadar abuk bir başka duygu olamaz! Kimsenin kimselere saygı gösterisinde bulunması da gerekmez!
Fakat insanların “yaşam alanları” daraldıkça, “kamu yararına ortak kullanım alanları ile araçları ayni amaçlarla paylaşıldıkça” işte o “saygı” dediğimiz aslında “yurttaşlık görevi” olması gereken davranışlara çok ihtiyaç vardır! Hani kalabalık kentlerde ayni apartmanlarda oturan insanlar birbirlerini tanımazlar, selamlaşmazlar diyor ve “küçüklüğümüze” nazire bizdeki sıcak ilişkileri hatırlatıyorduk ya!
Onlar belki birbirlerini tanımamanın uzaklığında sıcak insan ilişkilerini yitirdiler ama “yollarda bellerde, ortak paylaşım alanlarında, trafikte falan birbirlerine saygı göstermeleri gerektiğinin bilincini kazandılar!” Gitgide kalabalıklaşan kentlerde istikrar ve güvenle yaşamak kanun ve kurallara uymak gerektiğini öğrendiler!
Dolayısıyla onlar ne bizim kadar trafik kazalarında ölmektedirler ne de intihar etmektedirler!      İşte aramızdaki fark: “Kalkınmış ülkeler kanun ve kurallar içinde uygulanırsa demokrasi ile insan haklarının anlam ifade edeceğini biliyorlar! Bizde ise en büyük meziyet, o kanun ve kuralları demokrasi ile kişi hak ve özgürlükler diyerek çiğnemektir!