Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Rum-Türk işbirliği (mutlaka gerçekleştirilmelidir)

Geçtiğimiz gün  Kıbrıs Türk ve Rum Ticaret Odaları sınır kapılarının açılmasına destek beyan ettiler.

Öte yandan Anastasiadis “kapıların açılmasından sonra (altını çizerek yazıyorum) Türk tarafının yaptığı gibi herkesin kayıt altına alınacağını söyledi..

Türk işçiler de geçtiğimiz günlerde virüsün yarattığı anormal koşullara uygunluğunca karantinasız Kuzey’e dönemeyecekleri için Güney’deki işlerine yataklı yorganlı gittiler..

Yukarıda sadece üç tanesini örneklediğim Türk Rum ilişkilerine ait bu haberlere az biraz daha geriye giderek eklemeler yapmak mümkündür.

Sonuçta bir ilkokul çocuğuna “bu ilişkiler neyi gösteriyor” diye sorsanız size “iki toplumunun birbirlerine muhtaç oldukları” cevabını verecektir..

Yani Kıbrıs adası iki toplumun kendi bölgelerine sığamayacakları, yalnızlaşamayacakları, birbirlerinden tecrit olamayacakları  kadar küçüktür.

Dolayısıyla ne birbirlerinden kaçacak ne birbirlerine kapılarını kapatacak konumdadırlar.. Aksine en “namüsait şartlarda” bile birbirlerine kapılarını açacak kadar birbirlerine muhtaçtırlar..

ÖRNEK: Barış Harekâtından da önce Erenköy’de üniversiteli öğrencilerimiz yani evlatlarımız Rumlarla savaşırlarken Türk ve Rum işçiler Mağusa limanında ayni mekânlarda birlikte çalışıyorlardı!

Ne demekti bu dramatik olay? Şu anda iki komşu durumunda bulunan Türkler ve Rumlar birbirlerine gerçekten de “muhtaçtırlar.”

Dolayısıyla adada iki ayrı devlete dayalı bir siyasi statü olmasına karşın,  “yaşananlar” gösteriyor ki   iki toplum birbirleriyle ticari ve ötesi sosyal   ilişkilerini koparamaz, geçtiğimiz günlerde orman yangınlarında ispatını da gördüğümüzce birbirlerine yardım etmekten kaçınamazlar..

DEMEK istediğim şudur: Bu adada yaşayan insanlar önce “Kıbrıslıdırlar” sonra Türk ve Rum’durlar.. Ayni coğrafyanın insanlarıdırlar.

Yazık ki Rum tarafı adadaki “Kıbrıslıların” bu kadersel bütünselliğini sindiremeyecek kadar ırkçıdır!

Yıllardır aynen Amerika’da süregeldiğince   siyahilere yönelik  insanlık dışı  tutumlar  benzeri bir tutumla Türk halkını ikinci sınıf ve azınlıktaki toplum olarak nitelendirip ya  tüm ada egemenliği yada  Enosis için mücadele etmektedirler ki kendilerine altın  tepsi içinde ikram edilen  Annan planını da reddettiler, Crans Montana’daki planı da!

OYSA: İnsan hayatının bir virüs kadar bile değeri olmadığının ispatını çakan Colid 19’un dünyaya ölümlerden ölüm beğen diye meydan okuduğu bir dönemde görüldü ki  Kıbrıs’ın Kuzey’indeki Türk halkı ile Güney’indeki Rum halkı birbirlerine dünden çok daha fazla muhtaçtırlar… Hem iki bölge ilişkileri hem de iş ve güç birliğiyle..

Oysa tam tersi siyasetlerde  Türkiye ile Yunanistan’ı da kapsamına alan bir dikleşmeyle  zıtlaşma sürdürülmekte ve insana bir kez daha,  “yoksa barışçı çözümü sağlamak için ille de ve yine savaşmak mı gerekir” dedirtmektedir!  Ki o savaş tamtamları şimdi Doğu Akdeniz’de çalmaktadır!

OYSA tam zamanıydı! “Sn. Akıncı ile Anastasiadis virüs’ün darmaduman ettiği “Kıbrıslıların” hayatlarını, geleceklerini, güvenliklerini, sağlıklarını, iş ve güç birlikteliklerini görüşebilmeliydiler..

Bir buçuk metre mesafeyle yüzlerinde maskeleri de olsa oturup Kıbrıs’ı konuşabilmeliydiler.. Kıbrıs halkının sağlığını ekonomisini, Kuzey Güney ilişkilerini masaya yatırabilmeliydiler…

Yazık! Tüm bu beklenti ve temenniler hayal olmaktan öte gidemiyor!

KISACA TAKILDIĞIM: (DAÜ’de SEÇİM VAR)

 

Önümüzdeki Pazar günü DAÜ’nün “Rektör” seçimi vardır…  Söz konusu DAÜ olduğu için de “bu seçim, “bize ne” denemeyecek kadar önemlidir.

Çünkü DAÜ kan kaybetmektedir!.  Durumu iyi değildir!. Bazı öğretim görevlileri koronavirüsün de getirdiği sıkıntılar nedeniyle okuldan ayrılmışlardır! Bu yıl geçmiş yıllardaki gibi öğrenci sayısına ulaşamayacağı ortadadır!.

Öte yandan  üçüncü ülkelerden “öğrenci” olarak gelenlerden bazıları hâlâ  dışarıda “kayıtsız ve vasıfsız işçiler olarak çalışmaktadırlar.”

Bunun sonucunda da  Mağusa’da (dolayısıyla KKTC’de)  çalışma hayatı dejenere olurken,  kayıtlı işçilerin haklarının çiğnenmesine de neden olmaktadırlar!

Ki yine “bazı” diyeceğim öğrencilerden dolayı yaşanmakta olan “sosyal çöküntüden” hiç söz etmek istemiyorum tam bir rezillik demekten başka…

DAÜ bu koşullarda gidiyor Rektörlük seçimine..

Ve tabi bazı tanıdıklar soruyorlar, “adayın  kim” diye?

“Ben nereden bileyim, bana ne” diyeceğim ama bir “Mağusalı” olarak ayni zamanda DAÜ’ü Mağusaya da  kazandıracak bir adayı iyi tanıyorum ve “eğer oy kullanma hakkım olsaydı o oyumu Turgay Avcı’ya verirdim” diyorum.

Yılların öğretim görevlisi Avcı sadece DAÜ’ü değil, Mağusa ile DAÜ’ü bütünleştirip   ayağa kaldıracak bir Mağusalıdır..

(Not: Prof. İhsan Doğramacı’nın Rektörlük seçimleriyle ilgili bir kitabında okuduydum. Bazı ülkelerde “rektörler” sadece öğretim görevlileri tarafından değil, okulda çalışan kim varsa ve bütün personelinin  oyları ile seçilirlermiş…

Ve keşke diyorum Doğu Akdeniz Üniversitesi Rektörlerini de Mağusa halkı  seçebilseydi.. İşte asıl o zaman DAÜ Mağusa’nın kalbi olurdu ki  insan kalbini korur sağlıkla yaşatır değil mi?