Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Rum ne verdi ki neyi istiyor?

Hitler’in “Kavgam” adlı kitabını okuduğunuzda adama hayran kalırsınız.. Yaptıklarına baktığınızda  nefret edersiniz! Ve anlarsınız ki  doğru ve güzel düşünmek siyasi iktidar erki ele geçirildiğinde insan ihtirasına yenik düşerek sapkınlık gösterebilir..

Bu yargıyı Rum komşumuza ne kadar adapte edebileceğimi bilmiyorum ama daha İngiliz döneminde nüfusu ile mülkü, okullaşması ile eğitimi, ticareti ile zenginliği, kültürü ile görgüsü falan; Türk halkına oranla büyük fark atarken beklerdiniz ki kaderin bir cilvesi olmalı, “çoğalmak yerine sürekli azalan, azalırken gelişme fırsatı bulamadan hep ikinci sınıf bir cemaat esamesinde kalan Türk halkına “büyüklüğünün şanı” ile dostluk ve barış elini uzatsındı! Yapabilseydi bunu Türkiye’den önce yanımızda yerini alır, iki halk arasında oluşacak empati ile bu adada Türk-Rum komşular olarak yan yana, iç içe  yaşama fırsatı bulurduk! Ki hatırlatayım. 1960’lara kadar zaten  Rum’un işçisi, müşterisi, komisyoncusu durumundaydık! Hatta Lefkoşa’daki tek lisemiz dışında okul olmadığından  Rum liselerinde eğitim gören Türkler vardı.. Yani Rum için sosyoekonomik yönden zafiyet içindeki Türk halkı, her devrede “kolay lokmaydı!”

YADSINAMAYAN GERÇEK. Bunları yazdığım için gocunmuyorum. Çünkü Ada gerçeği ve topografik yapımız buydu.. Ve Rum halkı Türk halkının bu “zafiyetinden” yararlanarak kapıldı Enosis hayaline! İngilizle mücadelesini bitirdiği yerde  Türk halkına yöneldi. Ve tabi Türkiye’nin uyanmasına neden oldu..

Şimdi soralım: Bu yadsınamaz tarihi, siyasi ve sosyoekonomik gerçeğe karşın:

Bir: Rum bu adada nasıl bir çözüm istiyor?

İki: Bu çözümün içinde Türk halkına hangi hakları tanıyor?

Üç: Türkiyesiz kalınmış bir adada Türk halkına hangi güvenceyi veriyor? Gelişmesi için nasıl bir sosyoekonomik gelecek vaat ediyor?

Dört: Barışçı çözüme ulaşabilmek için  hangi ödünleri istiyor?

Cevapları artık bircik bircik verilebilecek kadar açık olan bu sorulara kafa yormak gereğini duymadan dahası sanki yaşanan bu siyasi krizin sorumlusu Türk tarafı ile Türkiye imiş gibi ahkâm kesenler insafla bir daha düşünsünler: Yıllardır Rum tarafı Türk halkına hangi dostluk elini uzattı? Neyi paylaştı? Bugün de müzakereler devam ederken Türk tarafına nasıl güven vermekte, nasıl bir  barış imajı  çakmaktadır ki en azından çözüme umut bağlansın… Bu nedenle diyoruz: Bu adada çözüm sağlanamıyorsa kendinizi değil, Rum’u oturtun suçlu sandalyesine ve yargılayın aklını, belki başına düşürürsünüz!


                                        

   DÜZEN KURULAMIYOR!

1967’lerde  gazetelerde “köşe” tutmaya başladığım yıllardı. Dolayısıyle  “bozuk düzenler” çağrışımlarında “yönetimle yöneticileri” daha iyi tanımam o yıllara denk geldiydi!  Durum vaziyetleri anlaşılır şekilde ifade etmek gerektiğinde de “ilkler” olması gereken şu kelimeleri sıkıştırıyordum cümlelerin içine:

“Kısır döngü!” “Dingili kopmuş memleket!” “Ekabir, komprador burjuvazi!” “Mütegallibe!” “Hama Huma!” “Kaparozlama!” Vesaire…

Aradan yarım asır geçti! Yönetimdik,  devlet olduk! Hâlâ ayni kelimeleri kullanıyoruz! “Havanda su dövme,” “nalıncı keseri gibi kendine yontma,” “bal tutan parmağın  bal yalaması” ile  “iş bilenin kılıç kuşandığı”  gibileri de  devleti alimize  sonradan yakıştırılan tanıtım ifadeleri!

Tabi hakkını yemeyelim. Devlet olduktan sonra o kadar çok “büyüdük” ki artık sorunlarımıza her gün ölümlü trafik kazaları karışmakta, organize hırsızlık ve rüşvetler oluşmakta, kaçak işçilik yerleşmekte, yüzlerce kişinin arasında kadının başını dizine dayayarak namus uğruna kurbanlık gibi  bıçakları ile kesenlerin heyecanlı haberleri okunup işitmekte, artan tecavüz vakaları ile uyuşturucu illeti karşısında şaşkınlığa düşülmekte…                                                                   Ve artık memlekette tüm  mesleki kuruluşların  devletten hakkını alabilmek için devlet kapısına dayanıp kazan kaldırmasından öte başkaca hiçbir  çaresinin kalmadığı  düzenler yaşanmakta.

İşte 50 yıl sonra “büyük KKTC!” Dingili kopmuş memleket!

Nihayet “otobüslerle taşımacılık” yapan meslek sahipleri de üç aydır “devletten alacaklarını alamadıkları için greve gittiler, okullar felç oldu!”

Tam bu sırada ne konuşuluyordu ama Meclis’te? “Hükümet icraatları!” Ki gerçekten o icraatlara elleyip alkışlamak  özlemindeyiz. Fakat:                                                              DÜZEN KURULAMIYOR: İki olayı yan yana koyuyorum ve diyorum ki “eğer nüfus artışı ile birlikte okullaşmanın da artacağı dolayısıyle Rumdan kalan okulların yetmeyeceği gerçeğinde yeni okulların inşa edilmesi gerektiğinin bilincine varılsaydı ve uzun vadeli plan programlar bu gerçeğe göre yapılsaydı her mahallede, otobüslere gerek kalmayacak okullar açılır, üstelik eğitim yönünden de çok daha büyük faydalar sağlarlardı…

İkinci olay: Gelip giden hükümetler bunu yapacaklarına sahilleri dağları, ekilebilir tarlaları kentlerdeki boş arsaları, devlet malı olan arazileri bile Müteahhitlere, şuna buna peşkeş çekerek memleketi bir baştan bir başa apartmanlarla doldurdu, artık istese de okul yapacak tırnaklık arsası yok!

Bu çarpıklık ve düzensizliklerin örnekleri yüzlercesi ile yaşanıyor! Dolayısıyle  ağzınızla kuş tutsanız bu memleketi adam edemezsiniz!


       KISACA TAKILDIĞIM: (VİZYONDAKİ SON FİLMLERİ TAKDİMİMDİR!)

“Et, hayvan besicisi, kasap!” Yeni filmin adı bu! Fakat geçen gün “Otobüscüler” adlı bir yeni film daha girdi vizyona! Şimdi ikisi birlikte oynamakta! Bakalım en çok hangisi kalacak vizyonda!

ASIL filme gelince: Kim söylemişse “dağı taşı altındır” diye, artık TC’den hırsızlık için günü birlik  gelen işin uzmanı zanaatkârlar var.  Sabah geliyorlar akşama kadar keşif yapıyor, ardından kapı pencere ne olursa, dalıyor içeriye gayrı Allah ne verdiyse!

VE: Eski filmlerde Taş devri insanı arzu ettiği Kadının başına taştan baltası ile vurur bayıltır,  sonra tecavüz ederdi! Şimdiki filmler  demir bıçak devri!  Kim gözüne kestirirse bir kızı kadını, önce demir veya bıçakla saldırır yaralar, sonra tecavüz eder. KKTC’de yeni gösterilmeye başlandı!