Politikacılar halkın sesine kulak vermelidirler

24 Ekim 2013 Perşembe | 10:18

Politikacı taifesinin eskiden “efkârı umumiye” dediğimiz “halkı” ne kadar işitip gördüğünü, işitip gördüklerini politikacı olarak nasıl değerlendirdiğini bilemeyiz… Fakat evvel emirde, “halkın, politikacının da üzerinde siyasi irade sahibi olduğunu bilmesi gerekir.
Diyoruz ama biliyoruz ki politikacının halkla buluşması ‘seçimlerden seçimlere’ olagelmekte, olagelenler de ‘seçilirsem sen de sebeplenirsin’  üzerine gelişen pazarlıklara dayanmaktadır…
Hani ‘popülizm’ diyorduk ya… Onun da üzerinde resmen ‘seçilecek olanlarla seçenler arasında kurulan pazarlık tezgâhları…’ ‘Sen beni seç, ben de seni göreyim!’
Bazen iş aş, bazen hâlâ ucu bulunamadığı için rant ekonomisi olarak görevine devam eden bir toprak parçasının kaparozlanması, bir ihale yahut bir makam kıyağı…”
Sonuç: Böylesi bir seçme seçilme geleneği üzerinde hiçbir devlet hayır yüzü göremez ki KKTC örneğinin şampiyonu olmakta…
OYSA: Bakın,  söz konusu devletin yüceltilmesi oldu muydu halkın içindeki yurttaş nasıl öneride bulunuyor:  “Hükümet halâ icraatlarına başlayamadı.  Oysa bir yerlerden başlaması gerekiyor. Bunun ille de büyük parasal harcamaları gerektiren, üstesinden gelemeyeceği projeler olması da gerekmez. Memlekette parayı gerektirmeyen çabalar sonucunda çözülebilecek yığınla sorun vardır…”
Anladınız. Yurttaş günlük yaşamını olumsuzca etkileyen, buna karşın büyük harcamaları gerektirmeden çözülebileceğine inandığı sorunlarından söz ediyor… Siyasi çözümden önce çözülmelerini istiyor çünkü artık dayanamıyor! Günlük yaşamı kahır haline sokan olaylarla sıkboğaz olduğu için bunalıyor! Olmaz olsun böyle devlet diyor… Sorunu biraz daha açalım ve soralım.
***
Huzur, halkın günlük sorunlarını çözmeden huzura ermek mümkün değildir

*Hangi gün bu ülkenin “çevre pisliği” içinde yoğrulurken kaçan huzurunuz nedeniyle, “Allah kahretsin bu ne pislik” demediniz ki?
*Hangi gün artık yollarının sırat köprüsüne döndüğü, kazasız belasız araba sürmenin mümkün olmadığı memlekette, “ne olacak bu trafik sorunu” deyip yakınmadınız ki?
*Hangi gün yediğiniz sebze meyvelere, “acaba kanserojen madde ihtiva ediyorlar mı” diye şüpheyle bakmadınız ki?
*Hangi gün uğramak zorunda kaldığınız devlet dairesinden tansiyonunuzun on beşleri orsa ettiği sinir hiddet içinde ayrılmadınız ki?
*Hangi gün hangi hastaneye şifa bulmak için gidip de beklemenin yorgunluğunda şifasızlığa düçar olmadınız ki?
*Hangi gün arabanızla hangi yolda giderken en az bir iki çukura düşmediniz ki?
*Ve hangi gün çarşı pazarda kazıklanmadan günü sağ selim bitirmek talihine nail oldunuz ki?
UZAR GİDER: Bunlar günlük yaşamın cilveleri değil, insanların hatalarını çekilmez yapan sorunlardır ki çözümleri için ne büyük parasal harcamalara gerek vardır ne de büyük plan programlara…    Gerekli olan “azıcık dikkat ve denetimle, biraz ciddiyetle hukukun üstünlüğünü çalıştırmak becerisidir, hepsi o kadar…”
Ki Mağusa’da bırakın bir iki haftayı, yıllar yıllardır tam da trafiğin en yoğun olduğu ana yolun üzerindeki kaldırımda leş gibi dizili hurda arabaların bile kaldırılması mümkün olmadı! Kazılıp haftalarca kapatılmadığı için gelen giden arabaların içine düştüğü çukurlar sorununa çare bulunamadı! Bunlar en basitleri…
Oysa bu memleketin anlı şanlı devleti vardır. Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Bakanları, Milletvekilleri, Meclisi, Anayasası, Kaymakamları, Belediyeleri, müdürleri, bürokratları, memurları vardır… Olmayan ise tüm bu “makamların ekabirine” karşılık günlük sorunlarını bile çözemeyen sahipsizliğe kurban edilmiş devlettir…

***
Güney tanınmış dünya devleti iken tanınmamış Kuzey’le çözüme varılamaz

Artık rutine indirdik. Kıbrıs sorunu ne alemdedir diye sorup cevabını vermeye çalışmazsak  “eksik kalırız!”
Oysa Rahmetlik Denktaş”ın 1970’lerdeki Klerides ile şiş kebaplı pipolu görüşmelerinden bu yanadır Kıbrıs siyasi sorunu masadadır, enginarlı balık fümeli, şaraplı tatlılı sofralarda “hah hah ha, hih hih hi” kahkahaları arasında karın doyurmuştur ama asla uzlaşıya varılamayan kadersizliğinde hep hayal kırıklığı yaratmıştır…
Bu sonuncusu kim bilir kaçıncısı. Ki başlayamıyor! Başlasa da zaten sonuç alınamaz. Çünkü Anastasiadis bugüne kadar ne BM’lerin ne de AB’nin görmek istemediği için göremediği “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin Cumhurbaşkanı olarak yetki ve sorumluluğunu bir yandan da BM’ler ve AB üyesi olarak kullanırken;  Kuzey tanınmamışlığı ile hâlâ Türkiye’nin askeri güvencesi altında defakto devlet oluşunun yalnızlığı ile “işgal edilmişlik suçlamasının” kadersizliğini yaşıyor…
Ve BM’lerle AB Kıbrıs’ta Rum-Türk siyasi dengelerinin bu kadar bozuk olduğu gerçeklerde iki halkı “yeniden” dedikleri “birleşik Kıbrıs”ta bir federal çatı altında çözüme götürmeye uğraşıyorlar…
Mümkün mü? Rahmetlik Denktaş bu siyasi dengesizlik söz konusu oldukta, “bize de iki eşit devlet olarak konuşabileceğimiz bir günlük tanınma şansı verin”  diyerek yakınırdı.
Kısaca yetmiş beş milyonluk nüfusu ile bölgenin güçlü Türkiye’sine karşılık  Kıbrıs Türk halkı kırk yıldır BM’lerin olanca kararlarına, iki toplum arasındaki müzakerelere karşın çözüme ulaşamamıştır…
Çünkü bütün siyasi argümanları, “tanınmış dünya devleti” olan Rum Yönetiminin siyaseti karşısında yenik düşmüştür…
Nitekim medyaya yansıdı: “İki temsilci Özdil Nami ile Mavroyannis on gün içinde üç kez görüştüler… Ne oldu? Nami’ye göre Rum’un ön koşulları “ortak metnin” hazırlanmasını bile imkânsız hale sokmakta. Kaldı ki o ortak metin üzerinde laf ola uzlaşacaklar ve müzakereleri hemen başlatıp çözüme varacaklar!
…Kuzey Kıbrıs Türk tarafını gerek BM’ler gerekse AB  “yükseltmez” en azından siyasi güçlerini Güney’i çözüme zorlamak için kullanmazlarsa şu sıralardaki Anastasiadis’li Rum Yönetimi’ni hizaya getirip çözüme ulaşmak mümkün olmayacaktır. Rum’un tek korkusu “Kuzey Türk Devleti”nin tanınmasıdır. Bir ülke veya bir etkin “güç” çıkıp, “aklını başına al, Kuzey’i tanırım ha” demezse bu Rum sittin sene daha hem bizimle hem de Ankara ile oynamaya devam eder…          

 ***       
Teşekkürler

Havadis’te yazmaya başlarken çok da alışkın olmadığım, hatta sıkıldığım iltifatlar aldım. İnsanın takdir görmesi gurur verici olmalıdır. Ne var ki bir yandan da omuzlarınıza biraz daha sorumluluk yüklerler… Okuyucu haklı olarak hep en iyisini, daha iyisini bekler… Yine “hasbelkader” diyerek elimden geldiğince çabalayacağım işte