Hangisi hayatımıza yön verdi bilmiyorum. “Düşünmek” mi “hayal etmek” mi? Ne zaman başlandımdı düşünmeye onu da bilmiyorum. Fakat “hayaller kurmaya” onlarla yaşamaya ne zaman başladığımı hatırlıyorum! Mesela anaokulunda hatta öncesi dönemlerde.. Nenemin masallarını dinlerken… Yahut daha sonraları ellerden ellere dolaştığı için sayfaları yırtık, kapları kirli, “devli ejderhalı,” “prensli prensesli,” veya “cadılı büyücülü” masal kitaplarını okurken…
“Düşünmenin” ne olduğunu çok sonraları, önüme yığınla sorunlar problemler çıktıkta anladımdı! Onları çözmek, denkleştirmek, kurgulamak için.. Yahut bir problemi çözmek derleyip toparlamak için..
Hiç “hayal” kadar güzel olmadı ama! Zorluğu bir yana! Hele “doğru” düşünmek! Ve hele Kıbrıs’ta yaşarken düşünmek!
KIBRIS’TA YAŞARSANIZ: Şöyle 1950’lerden bugünlere gelirseniz işte o zaman “düşünürsünüz!” Neyi bilir misiniz? “Hayallerinizi!” Annenizin, nenenizin, babanızın masallarından başlayan hayallerinizi! Hep peşinde koştuğunuz bir “kaf dağı” gibi! Yakınlaştıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça asla varılamayan o kızıl elma!
Sonra yorulursunuz. Asla ulaşamayacağınız için o çok sevdiğiniz hayallerin başına “boş” kelimesini takarsınız! “Boş hayaller” olur!” Ve “kader” dersiniz! Bilir misiniz “kader” Allah’ın insanlarına bahşettiği en büyük “sabır” ve “tevekküldür.” Hele yok mu “alın yazısı” lafı! Yoksa hiç dayanamazdınız! Birbiri ardına yıkılan hayallerinizin “yüreklerinizle ruhlarınızda açtığı yaraları kapatamaz, karamsarlıklardan kurtulamazdınız! Eğer “ne yapalım kader işte” diyemeseydik! “Alın yazısı” lafına “tevekkülle” sığınamasaydık!
Ne diyecektik? Bu adada yaşarken “hayal kurmaya fırsatımız mı olduydu?” Hele de “Rum’un yarattığı o hayallerinin” peşinde koşarken harap ve bitap düşerken! Ömrümüz “enosise” giden yollarının önüne barikat koymakla geçti! Ömrümüz tüm ada egemenliği hayallerine “karşı çıkmakla” geçti! Ömrümüz “bu adada en az sizin kadar bizim de yaşama ve egemenlik hakkımız vardır” demekle geçti! Ömrümüz Eoka’sı ile mücadele ederek geçti! Ömrümüz “saldırıp öldürmesinler, evlerimizi yakmasınlar diye mevzilerde nöbetlerle geçti! Ömrümüz belki bir çözüm olabilir hayallerinde müzakerelerle geçti!
HİÇ USLANMADILAR! Ve hâlâ bir gün tüm Kıbrıs’ın egemeni olacaklarını hayal ediyorlar!
Rum’un o hayalleri için binlerce şehit verdik, gencecik insanlarımızı gömdük toprağa! Hâlâ hayal ediyorlar ama! Hiç bitirmeyecekler!
***
BRİTANYASIZ AB OLMAZ! İngiltere tahminlerin aksine AB’den ayrıldı! Avrupa’da yeni bir dönem başlayacakmış. Bugüne kadar AB’ye nasıl üye olunduğunu izliyor, biliyorduk! Şimdi bir “üyenin” AB’den nasıl ayrıldığını da görüp öğreneceğiz!
Bu arada yazalım. AB’den ayrılalım diyenler Orta İngiltere’deki kırsalın saf kan İngilizleri! Meğer en düşük gelir dilimine sahip bölgeymiş! Mesela İskoçya ile Londra ve çevresi “kalalım” derken bunlar “ayrılalım” yanlıları olarak adeta isyanı oynadılar!
Bundan sonra ne olur? “Mihver ülkeler” yani başta Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda önümüzdeki günlerde toplanacaklar. Britanya’ya üyelikten tam tamına ayrılmak için iki yıllık süre verdiler. Bu sürenin sonunda büyük olasılıkla İngiltere’ye, yıllardır Türkiye’ye de teklif ettikleri gibi “imtiyazlı üyelik” tanıyacaklar!
Dahası diyorum. Eğer bu iki yıl sonunda “ayrılmanın” sonuçları olumsuzluğu çakarsa İngiltere yeni referandumla “üyeliğe geri döner..” Çocuk oyuncağı değil ama Britanyasız bir AB düşünmek de mümkün değil!
***
NEYDİ O YAZLAR! Klima yoktu, serinlik yoktu! Liman gibi yerlerde çalıyorsanız eğer sığınacak gölge de yoktu! Kara asvalt yolların katranları erir akar, yürürken ayakkabılarınızdan geçen alevler tüm bedeninizi sarardı..
Biz ne sıcaklar gördüktü ya! Bazı dükkânlarda ve hemen her berber dükkânında uçlarından tavanlara asılı, bir iki metre karelik, kumaştan yapılmış şiltemsi düzenekler vardı. Çocuk yaştaki çıraklar bu “serinlik” denen düzeneğin bir ucundan aşağı sarkan ipini sürekli çeker bırakır öne arkaya gidip gelen düzenek müşterileri serinletirdi…
Limanda çalışırken öğrendikti. Terlemek insanı serinletir.. bu nedenle şişeler destiler dolusu sular içer, terledikçe serinlerdik…
Ve akşam oldu muydu hisarlara çıkardık. Hep “Şeherden” esecek o serin havayı beklerdik. Ta “püf” diyene kadar! Bazan gece yarılarına kadar sürerdi bu bekleyiş! Ve püf’le gelirken çıplak bedenlerimizi yalayan o ilk serin hava ile birlikte” ilk akşam hisar taşlarında yediklerimizden arta kalan “yem yiyeceği” toplar evlerimize dönerdik.
Sıcaklar da güzeldi o yıllarda! “Sonra büyüdük ve çirkinleşti dünya!”
































