Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

PAZAR SOHBETİMDİR. (GANNAVURİLİ MAĞUSA!)

Yazları tozu kışları çamuruyla, çoğu yollar topraktı surlar içi Mağusa’sında… Tabi ki “surlar içi” demezdik o yıllarda. Ne de olağanüstü anlamlar, statüler katmaya çalışırdık Mağusa’ya… Hatta İngiliz sömürge yönetiminin ilkokullar için özene bezene hazırladığı Kıbrıs tarihi, tüm çabalarına karşın “Mağusa surlar içine” bu yaban bakışımızı hiç değiştirmediydi!

Zaten kitabın yarısı, Aslan Yürekli Richart’ın donanmasıyla Kudüs’e giderken Leymosun’a uğraması, oradaki vali İssak Komnen’in, nişanlısı Barengerya’ya asılması üzerine Kıbrıs’ı fethetmesiyle gelişen tatlımsı hikâyeyi anlatıyordu! Bu nedenle o yıllarda ne “Ayasofya” dediğimiz Lala Mustafa Paşa Camisi çekerdi dikkatimizi ne Namık Kemal efsanesi!

***

ŞİMDİLERİN Surlar içindeki “Yeni kapı” henüz açık değildi. İşte oradan Cambulat kapısına kadar uzanan yol “taştandı…” Limana yük taşıyan arabalara koşulu atların ki o dönemde “beygir” derdik, nal sesleri o taşların üzerinde çatır kutur sesler çıkartır, bazen zavallı hayvanlar kayar, arabayı da sürükleyerek çökerlerken yerlere, kan revan içinde kalırlardı yada ayakları kırılırdı!

Fakat hayatlarımızın parçalarıydı bunlar… O yıllarda bu liman kasabasında olması gerekendi… Meyhanelerinin, kahvehanelerinin, develerinin hatta kerhanelerinin olduğunca!…

***

TABİ ki Mağusa’yı anlatacak değildim bugün… Fakat o yıllarda nasıl bir kasaba olduğunu ve şimdilerde “hint keneviri” fakat bizim dilimizde, her halde “cannabis”ten dönüştürülmüş olacak, “gannavuri” dediğimiz bitkiden söz edecektim.

Bu dünyalar güzeli yeşiliyle, nazlı gelinler gibi büyüyüp serpilirken eğer iyi bakım görürse iki metreyi de aşan boyu ile salkım saçak bitkiyle ilk kez Mağusa’nın yazlık Lozan Palas sinamasında tanıştımdı…

“Gülsüm’ün sinamasıydı halâ da surlar içinde yerli yerinde… Yıl kaçtı? 1950’ler falan mı? Öncesi veya sonrası… O dönemlerdeki ilkelliğe göre harika bir sahnesi vardı beyaz perdesinin önünde. Yerden beş altı ayak yüksekliğinde ve de oval…

Ki Mağusa’lısı, Türkiye’den geleni o sahnede tiyatrolar da oynadıydı, şarkılar da söylediydi…

Avni Dilligil, cazbantlı şarkılı kumpanyasıyla gelirdi mesela. Sahnenin önüne yerleşen çalgıcılar eşliğinde üç dört şantöz rengârenk tüller, inciler boncuklardan oluşan dansöz giysileriyle şakır şakır oyunlarını döktürür, sonra Avni Dilligil eşi ve diğer oyuncularla birlikte “tulûatını” sergilerdi…

(Sonraları o sahnede mesela ben de Turgut özakman’ın Ocak piyesini, “Sartre’nin “Mezarsız Ölüler”iyle, Hülleci’yi falan hem sahnelemiş de oynamıştım…)

GANNAVURİ’yi ilk kez işte o yazlık Lozan Palas Sinemasının oval sahnesinin önündeki toprak zemine, sıra sıra ekilen süs bitkileri olarak gördümdü… Dedim ya yeşiline endamına diyecek yoktu. Hele dişisinin!

O yıllarda “gannavuriyle haşhaş çiçeğinin” ekilip yetiştirilmesi yasak değildi. Mesela biz öğrenciyken Gazi İlkokulunun öndeki bahçesine haşhaş çiçeği ekerdik. Henüz “uyuşturucu” ticareti yaygın değildi, bu nedenle İngiliz yetkililer bu ekimleri görmezden gelirlerdi…

“İçiciler” de hepten biliniyordu. Mesela Mağusa’da üç beş kişiyi geçmez, Lefkoşa’da “arabacılar,” Larnakada “mavnacılar” falan kullanırlardı…  

***

AKKULE mahallesinde iki buçuk kemerli eski handan bozma iki koca odalı, uzun sundurmasıyla Behram Paşa Sokaktaki evimizin önünde, çiçeklerin türlü çeşitlisini yetiştirir, fitneden asmaya, yaseminden begonyalara kadar avluyu çiçek bahçesi haline getirirdik.

1958’ler falan olmalıydı. EOKA yeni yeni başladıydı saldırılarına… Rahmetli pederim (hep “peder” diye seslenirdim babama) nasılsa biraz da “muziplik” olsun diye avlunun bir kuytu köşesine gannavuri (hint keneviri) ektiydi. Galiba üç köktüler… Bol gübre, sulama derken her biri iki üç metrelik koca ağaçlar oldulardı. Nasıl gümrah nasıl iştahlıydılar ama…

Baktınız mı doyamazdınız o koyu yeşilliğine… Meğer bu bitkilerin bir dişi bir de erkek tohumu varmış. Ayni Antep yahut Halep fıstığı gibi eğer bir iki erkek gannavuri yoksa ekim yerinde dişisi döllenmez kısır kalırmış. Yani “çiçeğe yatmazmış!” Ki o çiçekler gannavuri dediğimiz yemişler haline gelirlerdi… Kavrulur, küçük hartuçlarda satılırlardı…

İçimine gelince: Mağusa’da dört beş kişi vardı, (adlarını vermek doğru olmayacak) sere serpe o kurutulan çiçekleri avuçlarında ovalayıp kıyılmış tütün gibi sigara kâğıdına sarar içerlerdi. Ve ne olurlardı bilir misiniz? Ya gülme krizine tutululardı ya da dünyanın en munis en sakin insanları haline gelirlerdi! Yani şiddet yok! Bağırma çağırma yok! Ha abuk sabuk konuşmalar da olsa işittiğinizde gülerdiniz sadece…  

Mesela Mağusa kapısını fare deliği kadar görürdü bir “içicimiz” yerlere kadar eğilir sürüne sürüne geçerdi kapıdan kahkahalarıyla…

Veya yollardaki su birikintilerini denizler kadar engin görür, bir türlü atlayıp geçemezdi üzerinden…

Ha babam ektiği gannuvurileri ne mi yaptıydı?  15 Kıbrıs lirasına sattıydı o yılların ünlü bir gannavuri kullanıcısına… Bir arkadaşıyla çiçekleriyle birlikte ağacı yüklenip gittilerdi.

Ya ben kullandım mı? Evet! Liseyi bitirdiydim ve merakımdan sarıp içtiydim nedir diye! Hiçbir şeycikler olmadıydı. Sadece bisiklete atlayıp Maraş’ı bir uçtan bir uca pedalladığımı, ardından eve gelip bir tencere yahni fasulyeyi yediğimi bilirim! Tabi hiçbir uyuşturucu bir defada alışkanlık yapmaz…

Ha gannavuri ekimi serbest bırakılsın mı? Tehlikeli bir “deneme” olacak! Zaman değişti. Gençleri durduramazsınız. Geçmişte cemaattik biz gençleri herkeslerin yolda belde babalarımız kadar denetleme hakkı vardı hatta sigarayı bile bu nedenle koskocaman olduğumuz halde görmesinler diye gizli içerdik! Artık cemaat değiliz ama… Uyuşturucu olan gannavuri büyük pazarlara,  yeraltına düştü… Serbest bırakılması çok tehlikeli olur!