Dün, biraz da hayal kırıklığından olmalı, bir kez daha Rumların adada niçin “asırlarla” ifade edilen çok uzun soluklu bir mücadelenin toplumu olduklarını örnekleriyle anlattık bilmem kaçıncı kez anlattığımızca! Çünkü “inanmıyorlar!”
Rum liderliğiyle kilisesinin bu adada tek başına egemenlik peşinde koştuğuna, uygun koşullar oluştuğu anda “Enosisi” gerçekleştireceğine inanmıyorlar!
İnanmadıkları için de “kendilerini kandırmak pahasına, müzakereler yoluyla barışçı çözümü sağlayabileceklerine inanıyorlar! Fakat bu inançları “siyasi sorunu çözüme götürecek “inisiyatifi” yüklenmelerine bile yetmiyor, o “inisiyatifi” tümüyle Rum tarafının siyasi iradesine teslim ediyorlar!
Eğer öyle olmasaydı, Annan planı referandumu ve Cenevre konferanslarıyla gerçekleşebilecek çözüm; Rum tarafının henüz sorunun kendi “çıkar ve ideasına” cevap verecek kıvama gelmediği hükmüne varması nedeniyle sonuçsuz kalır mıydı?
NİTEKİM uzun süredir sorunu kısık ateşte pişirmeye devam ederken uygun zamanla zemini gözlüyor bu nedenle sorunu kısık ateşte ısıtmaya devam ediyordu! Ki bulduğunda müzakereleri yeniden başlatsın, gidişatı beğenmediği zaman da istediği yerde sonlandırsın! Yani hem Türk tarafı hem de BM’lerle oynasın!
İŞTE bu Rum siyasi oyunu bir kez daha gündeme geldi! Anastasiadis “Cenevre” sonrası tatilin bitmiş olacağına hükmetmeli, BM’ler Genel sekreterine, “Sayın Gutteres sizin altı maddelik çerçeve anlaşmasını masada görüşmeye hazırım” diyerek ve tabi siyasi prestijini de okşayarak; yeni görüşmeler için masanın kurulabileceğini açıkladı!
Ve tabi BM’ler zaten tetikteydi, bir kez Guterres’in özel temsilcisi Lute’i hareketlenirken, Sn. Akıncı da partilerle bu olası yeni görüşme için toplantılar yapma hazırlığına girişti!
(TAM da zamanıdır diyoruz! Çünkü dörtlü koalisyon hükümetini halkın gazabından kimse çekip alamazdı, şimdilerde “müzakereler yeniden başlayacak” haberlerinin yayılması dışında! Tutun ki içmizdeki zehire panzehir oldu!)
Ancak bir daha hatırlatmalıyız: Rum tarafı yıllardır bizi müzakerelerle uyutuyor! Ki biz çözümsüzlüğün karabasanında yokluk ve ambargolarla mücadele ederken, herif o tarafta dünya devleti oluşunun nimetlerinde yüzüyor!
KALDI ki gerçekten biz Türk tarafı olarak Guterres’in bu altı maddelik “tulûatını” oynamak mı istiyoruz? TC’nin garantörlüğünü tartışmaya hazır mıyız? Aramıza sokacağımız Rum nüfusa? İade edeceğimiz köylere topraklara? Dahası “olmayan siyasi eşitliğe?”
Bakalım gayrı! Başlarsa eğer, nasıl bir müzakere süreci ile karşılaşacağız göreceğiz tabi! **********
HER ŞEYE KARŞIN
Efkârı umumiye, dediğimiz “halk” için hükümetin başarısı, günlük hayatını yaşarken hissettiğidir..
Bu nedenle Erhürman’ı dinlerken “icraatlarını” hâlâ hissetmediğimi hatırladım! Kalkınmamızın temel taşlarını oluşturacak büyük ve önemli icraatların gerçekleştiğini göremediğimi, bu nedenle hissedemediğimi anladım! İnsan hissedemediğini algılayamaz ki!
DÖRTLÜ koalisayon hükümeti tam da böylesi bir açmazın kısır döngüsündedir! Kısa zamanda “yaptıklarını” çok önemsemektedir ama “halk bunları algılayamıyor!” Döviz vurgunu, pahalılık, evladı ayanın derdi, borçlar, krediler… Derken “işte şu nedenden dolayı elektriğe zam yaptık” açıklaması kimi ırgalar ki? Vız gelir tırıs gider!
Neyse ki “bu hükümet yine de halka değer veriyor ciddiye alıyor ki sürekli açıklamalarıyla bilgilendiriyor.. Öncekiler bunu da yapmadılardı! ********** KISACA TAKILDIĞIM: (İCRAATLARIN BİTTİĞİ YERDE…)
İleri gitmiş ülkelerle geri kalmışlar arasındaki en bariz fark ne kişi başına düşen milli gelir dağılımıdır ne de sosyoekonomik kalkınmışlık!
Çünkü bunlar zaten “yasaklarla yönetilen ülkelerle, eğitimle yönetilen ülkeler” arasındaki farkın doğal sonuçlarıdır..
Tabi “geri kalmışlık mı yasakların, yoksa yasaklar mı geri kalmışlığın nedenidir” bilmiyorum. Bildiğim şu ki “eğitim düzeyi yukarıda olan ülkeler” önce “insan unsuruna” güvenir, insanı öne çıkarırlar. Yasakları değil!
Tabi bizdeki eğitimden söz etmiyorum çünkü bir asır geriden gidiyoruz! Ve yetiştirdiğimiz insanlara, yurttaşlara güven duymadığımızdan, onları “dirlik düzenliği sağlamak için yasaklarla boğuyoruz ki hadlerini hudutlarını bilsinler! Nitekim her halde yalnız bizdedir, “nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” lafı!”
En basit suçlar karşısında bile “asacaksın keseceksin bunları ki adam olsunlar” tavsiyesi de bize özgüdür!
DİLİMİN ucuna gelen tüm bu anlatımları şunun için yaptım. Eğer medya günlük haberleri abartmıyorsa, bu memleket artık yaşanamaz oldu!
Şu sonuncusuna bakın: “Aklınıza gelir miydi “İnsanlara komplolar kurup, mahremiyetlerine girip, gizli kameralarla çekimler yapıp sonra da bunları şantaj aracı olarak kullanarak paralarını gasp etmek… Pervasızca, ahlâksızca!
ÜSTELİK şu da oluyor: Rum tarafında kumarhane açıldı ya! Kuzey’den o kumarhanelere kaymalar olmasın diye şimdi de bizdeki mevcut kumarhaneler kanunları esnetilip gevşetilip “oyunculara” oynamaları için imkân verme arayışlarına” gidiliyor!
Yasaklara karşıyım ama biz “yasakları gerektirmeyecek insanlar mı yetiştirdik?” Ki memleket uyuşturucu, trafik, darp, sirkat, dolandırıcılık olayları içinde boğuluyor!..
KISACA: Eğitimi beceremedik! Öte yandan örneğidir: “Yıllarca trafik sorununu yasaklarla çözmeye çalıştık, mal meydanda!” İnsanlarımızı kumardan caydırmak bir yana bet ofislere teslim ettik!
“ŞİMDİ buyurun serbestçe kumar oynayın” diyeceğiz de! Hep düşünüyorum.. Neden bu toplum siyasilerin kararlarıyla “kalk arap otur arap” esamesine düşürülüyor, en basit etik değerler bile harcıalem oluyor?
































