Yeni yeni palazlanmaya başladığım çocukluk yıllarımda bu ülkede “liderlik kavgaları” vardı..
Eğer Mağusa surlar içinde Akkule Mahallesindeki eski han bozması iki buçuk kemerli evimizde, patriyakal aile sistemi ahkâmlarında yaşarken, dede nine, ana baba, amca derken, bir aşağı bir yukarı evin sundurmasında volta atarlarken “liderlerimizi” tartıştıklarına tanık olmasaydım, her halde o dönemleri hatırlayamayacaktım.
Oysa Necati Özkan’ın İstiklal gazetesi ellerden ellere aktarılırken, Doktor Küçük’ün gazetesi Halkın Sesi de o tartışmaların mihenk taşına vururdu..
Neydi tartıştıkları? Sonradan öğrendiydim. Özkan’ın kurduğu “Kıbrıs Adası Türk Azınlıkları Kurumu” (KATAK) ile Doktorun karşı misillemede kurduğu “Milli Parti” tarafgirliğinde, şu bildiğimiz iktidar- muhalefet tartışmaları!
Neydi pay edemedikleri? Liderliği!
Her iki lider de kendini Kıbrıs Türk halkının hamisi olarak görüyor, tutun ki anavatan Türkiye’ye bağlılık da ortak görüş birlikteliğinde ulusal tutumu yansıtıyordu..
Her şeye karşın mücadelenin asıl hedefinde İngiliz sömürge yönetimi vardı. Önce İngiliz sömürgesinden kurtulmak sonra Türkiye’ye bağlanmak da “mefkûreydi!”
Ne var ki fincancı katırlarını ürkütmemek ve İngiliz valisinin tepkisini çekmemek için bu ikinci amacı öyle açık seçik seslendirmezler, sadece sömürge idaresinin Rumları kayırdığına yönelik şikâyetlerini dillendirirlerdi..
***
1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulması ile birlikte çok partili ve de “demokrat” içerikli olduktu..
Öncesinde AKEL altımızı oymak için “işçi hak ve çıkarlarını önümüze atıyordu” ama bal gibi de “enosis” yanlısı tutumunu sürdürüyordu ki her halde Rum cephesinde, Kıbrıs Türk halkını AKEL gibi aldatıp istismar eden bir başka parti yada örgüt dürümediydi!
Nitekim bana göre Akel Türk toplumu için hemen her dönemde, Makarios, Klerides yahut Yorgacis gibi azılı Eokacılardan daha tehlikeli oldu..
HIZLA geçiyorum: Eğer “dönem dönem neleri yaşadık” dersek bir de “paşalar dönemi vardı” derim.. Türlü çeşitli komutanlar. Kıbrıs Türk halkının yediden yetmişe “mücahit” olduğu dönemler..
1963’lerden 1974’lere kadar sürüp gelirken “liderlik” dönemleri hitama erdiydi.. Son temsilcisi rahmetlik Denktaş’tı. Gönlünde yatan aslan KKTC’i Türkiye’ye sıkı sıkıya bağlamaktı. Muarızları “asimile etmek” diyorlardı..
Şimdi o yılları düşünürken “ne gerek vardı” diyorum! Rahmetlinin gönlünde yatan gerçekleşti ki eğer Türkiye elimizden tutmasa, hazinemize para akıtmasa, çoktan Güney’e tavla teslim olurduk..
Şimdi ise Türkiye’ye teslim oluşumuzdan yakınıyoruz! Ne iş ama!
***
FAKAT YAKINMAYA HAKKIMIZ YOKTUR: Çünkü 1974’den sonra Kıbrıs siyasi sorununu mesela Denktaş gibi toplum “liderleri” değil, “siyasi parti başkanlarının” seçilmiş “Cumhurbaşkanları” yüklendi. Tabi ki ya UBP kafasıyla yada CTP misyonuyla! Ya Sağ ya Sol görüşle! Toplumdaki işlevleri ise şöyle belirginleşti: “Ulusal sorun olması gereken Kıbrıs davamızı federasyon olarak mı savunanlım yoksa iki devlete dayalı çözüm olarak mı?” Nitekim:
UBP’li Denktaş gitti CTP’li Talat geldi.. Eroğlu, Akıncı gitti ve şimdi de Sn. Tatar geldi!
Sonuçta artık “ulusal dâvâ” demediğimiz Kıbrıs sorununu Ankara’nın tutumuyla bile doğru dürüst harmanlayamadan parti liderlerinin görüşleriyle çözmeye çalışıyoruz! Kime rağmen?
Güney’de “enosisin” gerçekleşmesini istemeyen, kendini tüm adanın mutlak sahibi olarak görmeyen, Yunanistan’ı anavatanları olarak kabul etmeyen tek bir Rumun bile olmadığı gerçeklerde.. Ve artık açık seçik AB’nin Rum-Yunan ikilisi yanında yer almasına karşın? Yani karşımızda saf tutmuş o büyük ittifaka karşın!
***
NEYDİ SÖYLEYECEĞİM? Artık her Cumhurbaşkanı seçilen parti lideri Kıbrıs siyasi sorununa partisinin gözlüğü ile bakıyor.
Bu nedenle Kıbrıs Türk halkı için “ulusal dava” yoktur. Çünkü siyasi soruna yönelik çözüm alternatifleri ya Sağ’a ipoteklidir ya Sol’a! Zaten artık Cumhurbaşkanları da o mübarek makama bir Sağ’dan geliyorlar bir Sol’dan..
Kimisi federasyon için uğraşıyor kimisi iki ayrı devlet olsun diyor..
Neyse ki Ankara emniyet supabı görevine devam ediyor… Galiba tek güvenilir olay da budur!***
KISACA TAKILDIĞIM: (YALAŞTIRIP BULAŞTIRIYORSUNUZ!)
Dün Mağusa limanını, Laguna’nın yamacındaki “yaptık ettik” dedikleri “balıkçı barınağının iki karışlık rıhtım onarımını gezip gördüm..
Ve bir kez daha hayıflandım! Neden bir işe başladık mı bitirmeden yarım yamalak bırakıyoruz?
Nitekim yıllar önce Mağusa belediyesi de DAÜ’den Anıt çemberine kadar “İsmet İnönü Bulvarının” yolunu, kaldırımlarını, çemberlerini falan yenilemek amacında başlattığı onarım yapım çalışmalarını bitirmeden eksik bıraktı ki hâlâ bitirsin diye bekliyoruz..
Benzerini Mağusa marinasında yıkılan ve olay haline gelen iskelenin yapımında yaşamaya başladık. “Yapacağız edeceğiz” dediler ama en küçük bir faaliyet yok..
Öte yandan Balıkçı barınağının daracık kordonunun inşaatı da tamamlanmadı.. Baktınız mı içiniz kararır! Denizle sahilin birleştiği o güzelim koyun derbederliğine üzülmemek mümkün değil!
Neden ama? Girne’de de benzer görüntüler var: Hemen her yerde sahillerimiz o sahillerimize ait yollarımız çığlık çığlığa ağlıyorlar! Yarım kilometreyi bile bulmayan güzergâhlarda bile ilkellikle fukara görüntüler dolanır ayaklarınıza.. “…Fakat bu memleket bizim” demekten bıktık usandık..
Kısaca bir işe başlamışsanız bitirin yahu! Bitiremeyecekseniz hiç ellemeyin çünkü yalaştırıp bulaştırıyorsunuz!
































