KÖŞEMDEN:
Doğu Akdeniz’de Rum tarafının önce Münhasır Ekonomik Bölgelerini saptaması, ardından dünyadaki büyük şirketlerle çalışarak hidrokarbon yataklarına ulaşması, kısaca Kuzey’i dikkate almadan tüm adanın devleti gibi hareket ederek, “ben yaparım olur” dayatması, “büyük sorun” olarak devam ediyor..
Sorunun bir parçası da şu oluyor: Rum tarafı siyasi yönden “netameli” olan bu çalışmalarını sürdürürken, (önceleri uyuyan Türkiye’nin) uyanıp, “ne oluyor” demesi ve sonucunda hem kendinin hem de KKTC’nin MEB’ini saptayarak Fatih ve Yavuz sondaj gemileriyle Doğu Akdeniz’e inmesi..
NE var ki geçen süre içinde Rum tarafı D. Akdeniz’de önce İsrail ve Mısır ile anlaşmalar yaparak, sonrasında “gazın” Mısır üzerinden Yunanistan’ı da devreye sokacak şekilde AB’e aktarılmasını sağlayarak büyük mesafe kat etti!
ÇOK kısaca henüz “hidrokarbon” deniz yüzeyine çıkmamışsa da Rum tarafı aldı başını giderken, biz de Kıbrıs’ta “Maraş kartını” açtık..
Öte yandan Türkiye de son günlerde Rum tarafının KKTC’i yok sayarak D. Akdeniz’de tek başına MEB’lerine sahiplik koymasına taktı ki Güney’e meydan okuma şiddetinde!
YANİ gelişmeler “barışa” değil, çatışmaya doğru kayıyor. Ve tam burada “müzakerelerin önemi” daha çok öne çıkıyor ama ortada “kavga edecek yığınla soruna karşılık, müzakere masasına oturacak tırnaklık “neden” görülmüyor!
Ne var ki bu kritik gelişmelere karşın, yine de sorunları müzakere yoluyla çözme umudu yitmiş değildir..
Örneğin Anastasiadis’in “gelin Türk-Rum tarafları bir komite kuralım, görüşelim” çağrısına Türk tarafı olarak olumsuz yanıt vermiş olmamıza karşın, öneriyi çok da yabana atmamak gerekir..
Çünkü müzakerelere yeniden başlamak için bir “vesile” yaratılmalıdır o vesile de “Doğu Akdeniz’deki enerji ile Maraş’ı açma kararıdır!”
HA diyorsak ki “ödün yok, asla olmaz” o zaman da adanın Kuzey’ine sıkışıp kalmışlığımızı izale edecek siyasi tasarruflarda bulunmamız gerekir.
Şöyle ki dünyaya açılacak kadar ekonomik büyüklüğe varmalıyız.. “Tanınma” kampanyalarına başlamalıyız.. Kuzey’i gerçek anlamda bir turizm cenneti yapmalıyız…
Yani ne? Rum’un tüm adayı yutma hayallerini “yeniden yaratılacak büyük Kuzey gerçeğiyle” yıkmalıyız… **********
BENİM GÜZEL MEMLEKETİM Mİ?
Hayat pahalılığından yüzde 2’lik kesintinin bile kaldırdığı dalgalarında boğulan “bir toplum durumuna” düşerken, bir yandan da “bürokrasimizin nasıl “yanlışlar” üzerinde oturduğunun ibretli filmini izliyoruz..
Sapla saman birbirine karıştı. Onca “tepe görevlisi” okumuş yazmış insanlar, halkın önünde “yanlışlarıyla doğrularını” tartışıyorlar!
Onlar tartışadursunlar, iki gündür hem gazetelerde hem sosyal medyada hükümet değişimiyle birlikte, Bakanlıklar kademelerindeki görevlilerin de “gidenler ve yeni gelenler” teamülünde değiştirildiklerini işitiyor, okuyoruz.. Bürokrasideki bu “görevlendirmeler” rutine bindirilmiş..
Her “Bakan” doğal olarak “kendi partilisiyle kendi adamıyla” çalışmak istiyor..
Buna karşın “birisi hayat pahalılığını yanlış hesaplıyor, diğeri faturasını ödüyor!”
Kİ bu memlekette artık ne büyük faturalar ödemekteyiz farkında mıyız?
Mesela yine trafikten mi söz edelim.
Otuz yıl “sonrası” hesaplanarak, Otuz yıl önce okullara trafik dersi de konduydu ya! İşte o öğrenciler “yetişmiş insanlarımız” olarak trafiktedirler de, görüyor muyuz trafiğin hallerini!
Geçmişte trafik kazalarında ölümler haftalıktı. Şimdi günlüğe çıktı! Gencecik insanlarımızı trafiğe kurban veriyoruz..
Mesela yine “çevre pisliğinden” mi söz edelim?
Ki hemen her gün görürüm: Önümde giden bilmem kaç sterlinlik lüks Mersedes’in sürücüsü açar arabanın camını, artık atık diye eline ne geçerse yollara atar! Kağıttan çekirdek kabuklarına, sigara izmaritlerine kadar!
Yada sürekli artan öğrenci sayılarına yetmeyen okullar sorunu mu? Ki önümüzdeki ders yılında en çok baş ağrıtacak sorunlardan biri olacak!
Vesselam “kendi ürettiğimiz, öz üretimimiz olan sorunlardır bize kahır verenler..
Örneğin arabalar artıyor dediğimizin üzerinden yıllar geçti.. Ki şöyle diyorduk: “Nüfus da artıyor arabalar da.. Dolayısıyla yeni yollar açılmalı!” Olanların bile onarımlarını gerçekleştiremiyoruz!.. 15’in üzerinde üniversite, Kırkı aşkın ülkeden yüz bini aşkın üniversite öğrencisi KKTC’nin daracık coğrafyasına sıkışmışlar ki hadi soralım: Ne veriyoruz bu öğrencilere?” Pis bir çevreyle yürünemez yollardan gayrı! Pahalılıkla pespayelikten gayrı!
Benim güzel Kıbrıs’ım mı deyim? Nasıl diyebilirim ki! **********
KISACA TAKILDIĞIM: (KKTC DAĞ BAŞI MI?)
Dünkü Havadis gazetesi Manşetten verdi: Gazeteye konuşan “El-Sen Başkanı Kubilay Özkıraç Kıb-Tek’in özelleştirilme girişimlerine, “Gök kubbeyi başlarına yıkarız” diyerek açıklama yapıyor…
Ya maazallah Kıb-Tek başkanı konuşsaydı bu konuda, her halde “sizi elektrikli ocaklarda ızgara ederiz” mi diyecekti?
Bu “tehditkâr “dil” yanlış dildir! Bizatihi “seçilmişlerin” sistemleştirdiği; (kendilerinin değil) “Devletin Kurumlarında” maaşlı görevliler olarak çalışan “sorumluluk ve yetki sahibi” insanlar ne olurlarsa olsunlar ağızlarından çıkan kelimeler önce “makamlarına” yakışmalıdır.. KKTC dağ başı mı oluyor!
































