Köşe Yazarları

“KIRT KIRT” MASALINDAN AMERİKAN EMPERYALİZMİNE…


1983 yılının Eylül ayı idi.

Savaş Dereboylular ile birlikte ilk kez Ankara’ya ayak basacak olmanın heyecanıyla doluyduk.

Ben üniversiteye kayıt yaptıracaktım Savaş kontenjan bakacaktı.

“Köyden indim şehre” modeliydik.

Bir adres vardı ama nasıl gideceğimizi bilmeden, elimizde tahta bavullarla, kocaman bir şehrin ortasında bulmuştuk kendimizi.

Yoğun bir kömür kokusu genzimizi yakıyordu.

Yanımızdan koşar adım geçip giden insanlara aksanını anlamadığımız bir dilde adres sormaya çalışıyorduk.

Etraf çelik miğferli, eli silahlı askerlerle doluydu.

Ve çok sayıda simitçi-boyacı!

Ankara bir yandan ağır hava kirliliği ile boğuşuyordu, diğer yandan 12 Eylül faşizmiyle.

Kıbrıs’tan çıkarken sıkı sıkıya tembihlenmiştik “aman sakın birşeylere karışmayın” diye fakat damarlarımda akan deli gençlik kanı rahat bırakmıyordu beni.

Zaman sonra bunun bedelini ödeyecektim ama o ilk gün ürkek bir güvercin gibi geçecekti.

Bilmediğimiz bir adrese götürmek için bindiğimiz taksi şoförü anlamadığımız bir dilde konuşacaktı bize.

Çok şaşıracaktık.

Türkiye’nin kalbindeydik, Türkçe’nin merkezinde.

Niye Türkçe konuşulmuyordu?

Taksi şoförü panik halinde “senin bıyıkları görünce bizim Doğululardan birisi sandım” diye izah etmek zorunda kalmıştı.

Öyle mi?

Türkiye’nin doğusu vardı ve orada bizim anlamadığımız bir dil konuşuluyordu???

***

Devam zorunluluğunun (iki derse mazeretsiz katılmama o dersten kalma demekti) bizi amfilere mahkum ettiği günlerden geçiyorduk.

Fakülte önlerinde askerler, amfilerde sivil polislerin dönemiydi.

Üstüne yetmez, derse gelen hocalar da bir “garipti.”

Girdiği ilk derste tecrübeli arkadaşlar  uyarmışlardı: “Dikkat edin bu herif MİT ajanıdır” diye.

Mahir Kaynak.

Yakın arkadaşlarını ihbar edip tutuklattıktan sonra MİT tarafından deşifre edilen adam.

Bize iktisat dersi veriyordu ama iktisattan başka herşey anlatıyordu.

Kürtler ile detaylı tanışmam onun sayesinde olacaktı.

“Dağda, karda yürüyen Türklerin çıkardıkları kırt kırt seslerinden üretilmiştir Kürt kelimesi, aslında Kürt diye bir millet yoktur..” şeklindeki dibine kadar ırkçı olan o meşhur görüşle ilk kez karşılaşmıştım.

Sonrasında “Doğulu” diyerek  perdelenen Kürt kökenli arkadaşlar anlatacaklardı gerçekleri.

Ben Kürt’üm demek yasaktı.

Kürtçe konuşmak da yasaktı.

Türkçe için ölümüne mücadele eden nesil bir evladı olarak bunu anlamakta zorluk çekmiş ve çok şaşırmıştım bu duruma.

O günler, Türkiye’nin makus talihine kazınan günlerdi ve  ülkenin büyük bölümünün haberi yoktu ama PKK Abdullah Öcalan’ın eliyle Doğu’da büyüdükçe büyüyordu.

Bize  Ankara’da “kırt kırt” masalları anlatıyorlardı.

Üstelik bilimin merkezi olması gereken üniversite kürsülerinden.

 

***

Şu Fırat’ın suyu akar derindir…” türküsü her daim favorilerim arasındadır.

Çoğu zaman “ne alaka” diye takılır arkadaşlar.

Hiçbir alaka yok.

Kıbrıs nere, Fırat nere.

Fırat’ı ve suladığı toprakların insanlarını 18 yaşımdan sonra öğrenmiş bendeniz için ancak türküdeki hüzün ve ritim ilgi çekici olabilir.

Türküde “kanlı zalim” olarak nitelendiren bu nehri hep merak edip durdum.

Kısmet, 2017 yılının ekim ayına imiş.

Sevgili Nurper ve Mehmet Moreket’in teşvik ve organizasyonu ile Antep’e uçtuk.

 

Ayın-tap…

 

Bir zamanlar pınarlarıyla meşhur ve “pınarın gözü” adını aldı.

Sonradan “gazi” oldu ve Gaziantep’e dönüştü.

Bölgenin yıldızı Halep idi.

Biçare Halep barbarların elinde bir harabe olunca, Antep bölgenin yıldızı oldu.

Etin envai çeşidi ve baklavanın her türlüsü.

“Lezzetin Başkenti” unvanını fazlasıyla hak ediyor.

Düzenli yolları ve sakin insanlarıyla aslında vakit geçirilebilecek bir yer.

Kebapları ve tatlıları hızlı geçtik, benim aklım Fırat’ta idi ve mutlaka görmem gerekiyordu.

“Abdullah Öcalan’ın doğduğu köy olan Amara’dan  (Ömerli) geçerken  doğum gününün nasıl kutlandığını ballandıra ballandıra anlatan taksi şoförünün refakatinde önce kelaynak kuşlarının koruma altına alındığı merkeze uğradık.

“Merhaba” diye selamlayan post bıyıklı erkek ve siyah beyaz kareli poşular takan kadın “yoldaşlar” ile sohbet ettik.

Kendimizi kelaynak kuşları ile “özdeşleştirmemize” bir miktar güldüler.

Sonuçta onlar “direne direne” mücadele ediyorlardı, bizim gibi “teslimiyetçi” değillerdi.

Sohbeti fazla uzatmadık çünkü aklımız Halifeti’deydi. Fırat’ta ve sulara gömülen Savaşan köyünde.

 

***

 

Tekne ile yaklaşık kırk beş dakika süren bir yolculuk yaptık.

İşte Fırat’taydım.

Kımıltısız uzanan ve dingin akan, etrafı kırmızı kayalıklarla çevrilmiş düşlerime giren nehir.

Dijital rehber sürekli bilgi veriyor geçtiğimiz yerlerden; Büyük İskender’den, Asurlulardan, Bizans’tan, Osmanlı’dan bahsediyor.

Yüksek tepelerin her noktası ayrı bir medeniyete ev sahipliği yapmış.

Fark ediyorum ki teknenin kaptanı kısa sohbetlerimizde bile Türk olduğunu itina ile söylüyor.

Demek ki Fırat’ın suladığı topraklarda etnik köken üzerinden ilişkiler kuruluyor.

Ve kimse sizin nereli olduğunuza aldırmıyor.

Herkes kendi etnik pozisyonunu anlatmaya koyuluyor.

Bu yüzden midir Fırat’ın derin akan suyunun kanlı bir zalime dönüşmesi?

 

***

 

Ankara’da “kırt kırt” masalları anlatılırdı, Doğu’da “Megali Med” hayalleri peşinde koşturanlar kan dökmenin ötesine geçmiş Amerika ile, Britanya ile Rusya ile meşveretleşiyorlardı.

Yanarım ki yanarım koskoca Türkiye solu da onların kuyruğunda sürüklenip gidiyordu.

Fırat ise onlarca kültür ve medeniyete beşiklik etmenin huzuruyla, tıpkı binlerce yıldan beridir yaptığı gibi usul usul akıyordu.

Kendisine atfedilen “kanlı zalim” sıfatını hiç de hak etmeden.

Aslında zalim olan insanlardan başkası değildi…

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı