Yetkili yetkisiz, büyük küçük, solcu sağcı, tutun ki hepimiz bir şeyler söyledi, bir şeyler yazdı. Ve 20 Temmuz Barış Harekâtı’nın 40. yılında kimilerimiz geçmişlerden söz etti kimilerimiz geleceklerden. Bazı büyüklerimiz kırk yıldır söylediklerinin tekrarında “aydınlık gelecekler bizimdir” derken bazı insanlar umutsuzluğun yeisinde “moktur” dediler!
Kısaca hamaset dolu nutuklar da atıldı, şikâyetler de yapıldı. Türkiye 40 yıl kutlamalarına en yüksek düzeydeki temsilcisi Cumhurbaşkanı Gül ile katıldı. Önemli miydi? Evet. Çünkü ayni sıralarda Barış Harekâtını telin etmek için Rum tarafına da Yunan dışişleri Bakanı geliyordu…
Kısaca Kuzey’de ve Güney’de Kırk yıl öncesine göre yine değişen bir şey yoktu! Güney “yas” tutarken, Kuzey bayram yapıyordu! Güney Kıbrıs’ın Kuzey’inin dolayısıyla kendi topraklarının işgal altında olduğunu söylerken, Kuzey kırk yıl sonra da bu topraklara “vatanım” diyordu!
Güney bir gün yine Kuzey’e dönmek için tam günüdür diyerek kiliselerde Pazar duaları ederken, Kuzey de toplu tüfekli, savaş uçaklı askerli gösteriler yapıyordu.
BUGÜN BİR BAŞKA GÜNDÜR AMA: Dün muzaffer Türkiye’nin 1974’den zaferle çıkan Türk askerinin menkıbe haline gelmiş Harekâtının kutlamaları vardı.
Bugün ise suskunluk!
Dün yakında gidecek de olsa Koskoca Türkiye Cumhurbaşkanı Gül’ün “KKTC’nin refah seviyesini” öven” sözleri vardı.
Bugün ise hâlâ “batmamasına” karşın kırk yıldır “battık” diyerek devam eden seslerin kaldığı yerden devamı!
Dün Koskoca TC Cumhurbaşkanı olduğu için sözlerinin de en büyük güvence olarak kabul edilmesi gereken Gül’ün Kırk yıldır tekrarlanan, “Türkiye her zaman yanınızda olacaktır” deyişinin Kıbrıs Türk halkı tarafından alkışlarla deklere edilen nutku vardı.
Bugün ise Kıbrıs Türk halkının muhtemelen yarısının “yanımızda olmasa da olur” dediği vardır!
Dün 40. Yıl nutkunda Cumhurbaşkanımız Eroğlu’nun “50 yıl daha haklarımızın gaspına müsaade edemeyeceğiz” haykırışı vardı!
Bugün ise “yarının” ne olacağını “bilememenin” tereddütlerinde günlük rutinine yine “acabalarla” dönen Kıbrıs Türk halkı vardır!
KISACA: Dün Kıbrıs Türk halkı olarak bir “tekili” yaşadık! Pardon! Yaşattıkları için yaşadık çünkü “Kırk yılda bir günün” sonunda ne atılan hamaset dolu “nutukları” yaşayacağız ne de verilen sözleri! Çözüm olmadığı sürece de bu inkisar devam edecektir!
**********
CUMHURBAŞKANI EROĞLU NE DEDİ (BİZ NE DİYORUZ)
Cumhurbaşkanı Eroğlu diyor ki “aslında çok iyiyiz ama bazıları havayı mahsus karartıyor, halkın moralini bozuyorlar…” Bu konuda örnekler de veriyor: Mesela:
“1974 öncesi Kıbrıs Türk halkı için zifiri karanlıktı” diyor. Doğudur! Ancak 1974 Harekâtından sonra müzakereler sürecine düşmüş Kuzey’in bu kez de ne olacağı belli olmadığı için geleceği karardı!
Eroğlu “ne mutlu bize” diyor. “Özgür ve güvenlik içindeyiz.” Doğrudur.
Ancak ambargolar altında tanınmamış devlet oluşta ne kadar özgür ve egemen olunursa o kadar!
Eroğlu diyor ki “Barış harekâtı adaya gerçek barışı getirdi.” Doğrudur.
Fakat Rumların bünyesindeki iç savaşı bile durduran bu barış, Rum’u tüm katliamları ve emperyalizmine karşın adanın tek devleti olarak yerli yerinde bırakıp korurken; Türk halkına da kuzey topraklarında hâlâ ne olacağını, yeni bir anlaşma ile elinden nelerin alınacağını bilemediği üstelik bu bilinmezliklerle üzerinden kırk yıl geçmiş bir çözümsüzlükle Kuzeydeki kalebentliği bırakıldı! Bu nasıl bir barıştı?
Eroğlu diyor ki KKTC’de artık 8 üniversite vardır. Doğrudur. Dünyanın 90 ülkesinden öğrenciler gelmektedir. Doğrudur.
Ancak bu 11 üniversite ile dünyanın pek çok ülkelerinden gelen öğrenciler KKTC’yi ne devlet yapmaya yetiyor ne de böylesi bir potansiyel ekonomiye yeterince yansıyabiliyor. Altmış bini aşkın öğrenciye karşın KKTC arpa, kuraklık, hayvanlara yemler sorunları ile iştigal ediyor!
Eroğlu diyor ki Kıbrıs, Barış Harekâtı ile dünyadaki gerçek dostlarının kim olduğunu görüp tanıdı! O gün için doğrudur.
Fakat bugün için “hayır!” Çünkü Türkiye Kıbrıs’ı kendi güvencesinde kendisi için “oldu bitti” olarak kabul etti! AB ile ilişkilerinde zoka olarak kullandı, AB ve Rum yutmayınca ne Annan planı kabul gördü ne de Türkiye AB kapılarından geçebildi! Kısaca Erdoğanlı dış politika KKTC’yi yaşattı ama prometüre oluştan kurtaramadı…
**********
İKİ CAMİ ARASINDA BÎNAMAZ KALDIK
Yakında görevini bırakacak bir Cumhurbaşkanı’nın çok iddialı konuşmalar yapmasını tabi ki beklemiyorduk. Kaldı ki Cumhurbaşkanı olarak ancak “temennilerde” bulunmak hakkındadır.
Fakat dikkatimi çekti: Türkiye’nin önde gelen yetkili ve sorumluları öteden beri Kıbrıs Türk halkını her halde Türkiye ve bölgedeki karışık durumları yansıtan gelişmelerden olsa gerek “refah ve istikrarın” simgesi olarak işaret ediyorlar…
Mesela vakti zamanının KKTC’den sorumlu Koordinatörümüz olan Tenekeci paşa sık sık, “Anadolu halkının boğazından, nafakasından kesip hep sizi besleyemeyiz” diyordu!
Ve hep şuna inanılıyordu: “Barış Harekâtından önce bir hiçtiniz sonrasında biz sizi ihya ettik. Refah seviyeniz, ulusal geliriniz arttı…” Tabi ki öyledir de bu konu ne zaman gündeme gelmiş olsa biz de diyoruz ki “evet şu veya bu şekilde hem parasal hem de alt yapı yatırımları yönünden özelikle son on yılda hatırı sayılır TC katkıları gördük. Allah razı olsun!
FAKAT: İstemediğimiz için değil, Türkiye istemediği için mesela bir Antalya olmadık! Çok büyük hayalse tutun ki bir Ayvalık bile olamadık! Veya bir Çeşme!
Pardon: Bir tarım ve Hayvancılık sektörü zengini de olamadık! Dolayısıyle ve mesela zeytine haruba, süte ete dayalı sanayilerin ülkesi de olmadık!
Dahası yıllarca Mersin gümrüğünü aşamadık ama olumsuz nedenlerle engelleri ortadan kaldıracak bir TC himmeti de göremedik! Geçen kırk yıldan söz ediyoruz!
Hava yollarımız çatır çatır batarken de Anavatan Türkiye uzaklardaki bir ülke gibi seyreyledi! KKTC’yi dış dünyaya açan belki şimdi hâlâ seferlerine devam etseydi kim bilir daha kaç ülkeye uçacak olanakları bulacaktı dediğimiz KTHY’nin sahipliği bile çok görüldü Kıbrıs Türk halkına…
HER NEYSE: Ankara’nın dış politikası ile Kıbrıs’a bakışıdır ki kırk yıldır bizi ne şah etti ne şahmaran! Sonuç ortadadır:
Bugüne kadar Kıbrıs Türk halkı İngiliz’e Rum’a karşı büyük mücadeleler verdi. Ve bu mücadele süreçleri içinde hep “Anavatan Türkiye”ye güvendi. Talihe bakın: Git gide aramızdaki bazı kesimler artık Türkiye’yi de hedef alıyorlar! Yazık diyoruz. 1974 nere geldiğimiz yer nerede!
SON SÖZÜMÜZ: Tabii her zaman başımızı Kuzey’e çevirip böyle serzenişlerde bulunmayız. Bulunuyorsak, derler ya, “derici de sevdiği deriyi dövermiş.” Nedeni budur. İnandığımız Türkiye’nin kırk yıldır bizi yaratmasını bir dünya devleti yapmasını bekliyoruz. Ki şimdilerde dünyanın en büyük hava alanı ile üçüncü boğaz köprüsünü inşa ederken, KKTC’ye de borularla su akıtmaya hazırlanıyor. Bu “büyüklüğü” yaşayamadığımız için cüce kaldık! Asıl facia da şurada. Ne TC’nin vilayeti olabildik bağırıp çağırıp “yatırım” diyelim ne tanınmış devlet olabildik olanakları kullanabilelim. Kısaca kırk yıl sonra hâlâ iki cami arasında bînamaz, varlık mücadelesi veriyoruz.
































