ManşetPoli

Kıbrıs’ta Cüzzam ve Miskinler Çiftliği


Lefkoşa’dan çıktıktan sonra güneye doğru yirmi dakika kadar tozlu bir yolda at sürdükten ve büyükçe bir mısır tarlasından geçtikten sonra varmışlardı gitmek istedikleri çiftliğe. Çiftlik kerpiçten yapılmış bir binaydı. Tüm pencereleri ahşap kafeslerle kapalı ve bir tek girişi olan bir yerdi. Çiftliğin ortasındaki avlu ise serbest bir şekilde gezinen köpek ve  tavuklarla doluydu. Binanın etrafını, biraz mevsimden de kaynaklanan, yapraksız çıplak ağaçlar çevreliyordu, ağaçların dallarına leş kargalarının üşüşmüş olması ise mekanın ağır melankolik görüntüsünün yumuşamasına hiç ama hiç yardımcı olmuyordu. Bütün bu ürpertici havaya rağmen “etraf gayet temiz ve tertipliydi” diye yazmıştı Bayan Scott Stevenson. Sadece Omorfo’dan, bir yıl içinde 6 kişinin bu çiftliğe sürüldüğünü öğrendikten sonra İngiliz kadın, Girne kaymakamı olan kocasına bu esrarengiz çiftliği muhakkak ziyaret etmek istediğini söylemişti. İşte bu meraktı onları buralara kadar getirmiş olan.

İngiliz çifte kılavuzluk eden zaptiye, çiftliğin girişinde bulunan küçük bir kerpiç eve doğru gitmekte olan eşek üzerindeki bir adamı göstererek, buradan sorumlu kişinin o olduğunu söyledi. Adam belli ki alışverişten geliyordu. Altındaki eşek, ekmek ve ayaklarından asılı kümes hayvanlarıyla yüklenmişti. Çiftimiz hemen bu adama doğru atlarını sürmüşler ve kendilerini tanıtmışlardı. İngiliz çift, kısa bir sohbetten sonra, adamın 20 yıldır burada yaşadığını ve cüzzam hastalarıyla, “dışarısı” arasındaki iletişimi kuran tek kişi olduğunu ve bir tek onun bu çiftlikten çıkmasına izin verildiğini öğrenmişilerdi. İngiliz kadın bu ziyaretle ilgili olarak daha sonra yazacağı anılarında adamın da cüzzamlı olduğunu büzüşmüş dudaklarından anladığını ve bu dudakların arasında görünen koyu sarı dişleri, daha önce İtalya’daki bazı cüzzamlı papazlarda da fark ettiğini yazmıştı (Scott-Stevenson 1881,141-148).

Evet cüzzam. Bu yanlış anlaşılmış ürpertici hastalığın 1960’lara kadar Kıbrıs’ta  da var olduğunu sanırım herkes biliyordur. Bugün sizlerle işte Kıbrıs’taki bir dönem var olmuş bu korkunç hastalıkla ilgili bazı bilgileri paylaşmaya çalışacağım. Yazımın açılışında, İngiliz döneminin ilk yıllarında bu meraklı İngiliz çiftin, Miskinler Çiftliği olarak da bilinen Osmanlı döneminde Cüzzamlılar için kurulmuş olan bir çiftliğe yaptıkları ziyaret sonrası yazdıkları gözlemlerini öncelikle paylaşmak istedim sizlerle. Sözü geçen çift, ama özellikle bayan Scott-Stevenson, bu ziyaretten çok etkilenmiş ve Kıbrıs’taki hayatını anlattığı 1880 yılında yayımladığı “Our Home in Cyprus” (Kıbrıs’taki Evimiz) adlı kitabında bu çiftlikteki hayatın ve hastalığın tasvirine geniş bir yer ayırmıştı (Scott-Stevenson 1881, 141-148).

Bayan Scott-Svenson’un gözlemlerine geri dönmeden, cüzzamın adadaki seyriyle ilgili size biraz bilgi vermeye çalışayım. Önce cüzzam nedir bir ona bakalım: Osmanlı döneminde miskin hastalığı olarak biliniyordu. Tıp çevresinde Lepra olarak bilinir. Ama ilk kez hastalığı tanımlayan kişinin adıyla yani “Hansen hastalığı” olarak da adlandırılır. “Tüberküloz” hastalığını yapan basile hemen hemen aynı türde mikrop olan “Mycobacterium leprae” basilinin yol açtığı bir hastalıktır. Çok yavaş çoğalır. Lepra yüksek oranda bulaşıcı değildir. Henüz tedavi edilmemiş lepra hastası ile çok yakın ve sık temas edenlerle, ağız ve burun yolu ile damlacık enfeksiyonu şeklinde bulaştığı iddia edilir. Lepra, Çin, Mısır ve Hindistan’da çok eski çağlardan beri görülmektedir. Tarihte Lepra ile ilgili ilk kayıtlar M.Ö. 600 yılına aittir. Kıbrıs’ta Poli Hirsofu’da yapılan arkeolojik kazılardan 15. Yüzyılda bu hastalıktan ölenlerin kalıntılarına rastlanmıştır. Ama hastalığın daha önceden de adada var olduğuna inanılmaktadır. Örneğin, birçok Kıbrıs’la ilgili ortaçağ efsanelerinde bahsi sıkça geçmektedir (Cobham 1906).

Osmanlı döneminde adayı ziyaret eden seyyahlardan öğrendiğimiz kadarıyla, cüzzamlıların 18. Yüzyılda, yerleşim yerlerinden veya en azından Lefkoşa kentinden dışarı çıkartıldıkları ve Mağusa Kapısı’nın civarında toplanarak, gelen geçenden yardım dilenerek hayatlarını sürdürdüklerini iddia etmişlerdi. Mağusa kapısının haricinde başka yerleşim yerlerinde veya civarlarında da cüzzamlıların yaşadığı bilinmektedir (Cobham 1906). Tarihçi George Hill adadaki ilk Cüzzam hastalarını barındıracak yerin, 1831’de açıldığını yazmıştı (1952). Değerli tarihçi Mehmet Demiryürek ise 1828 yılını açılış yılı olarak gösterir (2008). Nazım Beratlı miskinhanenin iki farklı dinin işbirliği ile kurulduğunu iddia eder. İddiasını kilise belgelerine dayandıran Beratlı, 200 hektarlık bu araziyi Kıbrıs Müslüman vakfının, miskinhanenin kurulması için bağışladığını, fakat binanın inşası ve idamesi için esas maddi kaynağının ise Kiliseden geldiğini yazar (Beratlı 2013). Başpiskopos başta olmak üzere bütün Kıbrıs piskoposlukları bu amaç için külliyetli bir miktarda bağış yapacaklardı. 1890 yılında adadaki cüzzam hastalığı ve miskinhaneyle ilgili bir rapor yazan Baş Sağlık Memuru Dr. Heidenstam, araziyi, dönemin Dragomanının (baş saray Tercümanı) bağışladığını iddia etmişti (1890). Öte yandan, bu makalede çokça yararlandığım, tarihçi Güven Dinç, sözü geçen Dragomanın, Osmanlı Paşası tarafından usulsüzlüklere bulaştığı için 1809 yılında idam edildiğini, mal varlığının devletleştirildiğini, onun için bu arazinin sözü geçen Dragoman tarafından bağışlanamayacağını yazmıştır (2015). Mal onun olmuş olsa bile artık devletleşmişti.

[images_grid auto_slide=”no” auto_duration=”1″ cols=”three” lightbox=”no” source=”media: 175649,175648,175647″][/images_grid]

Osmanlıda 16. Yüzyıldan beri miskinhane adında cüzzam barınma evleri olduğu bilinmektedir. Bu tip evlerin finansmanı vakıflar aracılığıyla yapılıyordu. Bu evlerin yönetimi ise daha çok sufi dervişlerinin elindeydi. Bu yüzden miskinhanelere ayrıca miskinhane tekkesi veya dergahı da deniyordu. Osmanlı döneminde cüzzam bulaşıcı bir hastalık olarak görüldüğü için tecrit etme yöntemi kullanılmasına rağmen, miskinhanelerin gelişimi veya tarihsel arka planları batıdan biraz daha farklı idi. Onun için Kıbrıs’taki Osmanlı döneminde kurulmuş miskinhanenin adanın İngiliz yönetimine geçmesiyle birlikte nasıl ve neye dönüştüğüne bakarak, böyle bir sağlık merkezinin çalıştırılmasındaki birçok ince fark ve detayı görebileceğiz.

Tanzimat öncesi Osmanlı döneminde, cüzzamlılar bulaşıcı hastalığa mustarip olduklarından dolayı tecrit edilmelerine rağmen, 19. Yüzyıl ve modernleşmeyle birlikte başlayan devletin gözlemci, bio-iktidarlarının günlük müdahalesinden ve disipline eden meraklı gözlerinden uzak tutulurlardı. İtalyan felsefeci Giorgio Agamben disiplin sistemlerinden söz ederken, ünlü felsefeci Michel Foucault’nun, eski devletin (ancien régime) teritoryal iktidarından, biyo-iktidara kayışını betimleyen iki farklı modeline gönderme yapar: Birincisi “cüzzam tedavisi” ve diğeri ise “veba kontrolü.” Foucault’a göre, cüzzam idareciler için eskiden hep bir dışlama paradigmasını çağrıştırıyordu: Örneğin cüzzamlılar şehrin dışına taşınmalı ve içerisi ile dışarısı arasında net bir ayrım oluşturulmalıydı. Veba ise tamamen farklı bir paradigmayı işaret ediyordu: Vebadan etkilenenler dışarı çıkarılamazlardı, bu yüzden şehir farklı alanlara bölünüp ayrılması lazımdı. Bu paradikmada, her alan, sokak ve ev çok yakın bir gözetime ve kontrole tabi tutulurdu. Her şey, her detay kayıt altına alınırdı. Foucault’ya göre, modern politik iktidar bu iki paradigmanın birleşiminden ve süperpoze olmasından ortaya çıkar. Cüzzamlılar vebalı gibi muamele görmeye başlar ya da tam tersi.  Sonuç olarak sağlıklı/hasta, içerisi/dışarısı, içe kabul/dışlama ve normal/anormal gibi ikili karşıtlıklar üzerine kurulu stratejiler yavaş yavaş üst üste binmeye başlar. Bu yazıda da cüzzam hastalarıyla ilgili devlet uygulamalarının, Osmanlı dönemindeki segregasyon ve dışlama tipi modelden gözlem altında tutma, tecrit etme, inceleme ve kontrol etme sentezinden oluşan İngiliz dönemindeki bio-politik modele transformasyonunu anlatacağım.

1879 yılında mevcut miskinhane için İngilizler tarafından yazılmış  ilk rapor, çiftlikte sadece 46 cüzzam hastasının tutulduğunu rapor etmişti. Bu hastaların ikisi Müslüman olarak kaydedilmişti (Müslüman sayısı üçtü fakat çiftliğe Müslüman olarak geldikten sonra Hristiyanlığı kabul eden bir hasta sayıyı ikiye düşürtmüştü). Hastaların büyük bir kısmı erkeklerden oluşmaktaydı (33 kişi). Bir yıl önce gelen hasta sayısı 14 kişiydi. Aynı yıl ayrıca hastalıktan az etkilenmiş ve açık yarası olmayan iki kişinin köylerine geri dönmelerine izin verilmişti. Çiftliğin 200 dönümünün sadece 20 dönümünü hastalar işliyordu. Geri kalan araziler her sene mısır ve buğday ekilmesi için birilerine kiralanıyordu. Çiftliğin su ihtiyacı ise çok eskiden açılmış 100 kuyudan, su kemerleri aracılığıyla geliyordu (Dinç 2015, 294).

O dönemde çiftliğin yakın geçmişiyle ilgili de bir araştırma yapan İngiliz yetkililer, 1854 yılında çiftlikte toplam 34 cüzzamlı hasta olmasına rağmen, adanın diğer yerlerinde en az 100 hastanın daha olduğunu öğrenmişler ve Kıbrıs’ın İngilizlere geçtiği yıl miskinhane sakinlerinin nüfusunun çok üstünde bir sayıda, 150 kadar cüzzam hastasının adada bulunduğunu iddia etmişlerdi (Dinç 2015, 295). Yani cüzzamlılar onlara göre yeteri kadar kontrol altında tutulmuyorlardı. Miskinhaneye baktığımızda köy muhtarı olan Hacı Nikola haricinde, orada çalışan biri yoktu. Onun da aylık maaşı sadece 135 kuruştu. Diğer hastalara verilen aylık ise 75 kuruş gibi çok cüzi bir miktardı. Bu küçük maddi yardıma ek olarak, herkese her gün üç somun ekmek de yardım olarak veriliyordu (a.g.e., 294-295).

Tekrar Bayan Scott-Stevenson’un  anlatısına dönersek, miskinhaneyi belki biraz daha gözümüzde canlandırabiliriz. Ziyaretleri sırasında Bayan Scott-Stevenson’un kocası cüzzamlı hastaları, yattıkları yerlerinde görmek istemiş ve ağızlarına ve burunlarına mendil tutarak onlarca hastayı merakla gözden geçirdikten sonra, ölmek üzere olan hastalığın en ileri derecesinde olan iki yaşlı hastayı bile görmüşlerdi. İngiliz bayan hastaların tahta bir döşek ve pamuk doldurulmuş bir battaniyeden oluşan yataklarını görünce içi burkulmuş ve böyle rahatsız bir ortamda, rahat yatakları ve elbiseleri bile olmayan bu hastaların, yaralarının nasıl acıdığını düşünmek bile istemediğini yazmıştı (Scott-Stevenson 1881,141-148).

Yukarıda da söz ettiğim gibi “disiplinli” İngiliz idaresi cüzzam hastalarına yakın ilgi gösterirken onları incelemek, kontrol altına almak ve başkalarından uzak tutmak için kısa bir sürede birçok yasa geçirecek ve önlem alacaktı. Özellikle, İngiliz döneminin ilk yıllarında, cüzzamla ilgili yazılan inceleme raporlarından sonra, adanın İngiliz idaresi, 1882 yılında, miskinhane nüfusunu artıracak ve onların görece serbestliklerini kısıtlayacak maddeler içeren ‘The Infectious Diseases Prevention Ordinance, 1882” adlı yasayı çıkartacaktı. Bu tarihten sonra gelişmelere bağlı olarak defalarca yenilenen bu yasayla birlikte adada cüzzamlı avı başlatılacaktı (Dinç 2015).

Bayan Scott-Stevenson’un anlattığına göre, “eğer birinin cüzzam hastalığına yakalandığından şüphelenilirse, köyün halkı muhtara gidip o kişiyi bildirirdi.  Daha sonra köy meclisi onun cüzzamlı olduğu kanısına karar verirse, hemen ailesinden uzaklaştırılır, malları akrabaları arasında bölüştürülür ve onlardan mümkün mertebe uzakta durması sağlanırdı.  Daha sonra ona kıyafet ve bir de pamuk doldurulmuş bir battaniye sağlanır ve köylülerinin kontrolünde, bazen zor kullanılarak buraya (miskinhaneye M.H.) getirilirdi. Buraya, ya yaşaması ya da ölmesi için terkedilirdi.”

Tabii herkes sevdiklerini kolayına ele vermezler ve herkesten gizleyerek, bazen hastalık artık son safhaya gelinceye kadar saklarlardı. Özellikle kadınlar çarşaf ve yemenilerle hastalığı uzun zaman saklayabilirlerdi. Fakat, Sömürge idaresinin sıkı takibinden sonra, Miskinhanenin nüfusu kısa bir sürede 46 kişiden 105 kişiye çıkacaktı. Bu sayı 1906 yılına gelindiğinde 115’e kadar çıkmış ve 1926 yılına kadar 100 civarında seyretmişti (Dinç 2015).

Hükümet birçok emirname çıkartarak, olayı her geçen yıl biraz daha kontrolü altına almaya çalışacaktı. Hatta çıkarılan emirnamelere göre Muhtarlar, eğer köylerinde bulunan cüzzamlı hastaları bölge Komiserine (Kaymakamına) hemen bildirmezlerse 5 lira para cezasına çarptırılabilirlerdi. Aynı ceza akrabalarını veya tanıdıklarını ele vermeyen vatandaşlar için de geçerliydi. Bölge Komiseri ise durumu hemen Yüksek Komiserlik’e bildirmesi lazımdı. Bölge Komiseri ayrıca vakit kaybetmeden Bölgenin Sağlık Memuruna kişiyi muayene etmesini bildirir ve eğer hastaysa bir çeşit sertifika çıkararak Sağlık Müdürlüğüne göndermesi lazımdı. Sağlık müdürlüğü ise sertifikayı gördükten sonra hastanın hemen miskinhaneye transferinin sağlanması için emir çıkarır ve son olarak hastalıktan şüphelenilen kişiyi kendisi de kontrol edip eğer gerçekten hastaysa, çiftliğe gönderilmesini sağlardı (a.g.e 2015).

Kişinin cüzzam olması demek yıllarca ailesinden de uzak kalması anlamına geliyordu. Eşler kolaylıkla eşlerini boşama hakkına sahiptiler. Çocuklar ise kesinlikle çiftlikte tutulmamaya çalışılıyordu. Osmanlının son günlerinde Miskinler çiftliği birkaç kerpiç binadan oluşuyordu. İngiliz geldikten sonra bazı taştan yapılmış binalar eklenmiş, etrafı yüksek bir çitle çevrilmişti. Sömürge hükümeti kısa bir sürede, çiftliğin kapasitesini artırmıştı. 1880 yılında çiftlik 26 odadan oluşuyordu. İki toplumdan da hasta barındırmasına rağmen, o tarihte çiftlikte bir tane kilise bulunuyordu. Fakat yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, İngiliz idareciler kafalarındaki yönetim şeklini yavaş yavaş mekânsal olarak da çiftliğe uygulayacaklardı. 1891’de çiftliğin planı hazırlatılmıştı. Bu tip planlar sömürgecilere daha kuşbakışı bir görüş açısı kazandırıyorlardı. Bu planla birlikte çiftlikteki hastalar da guruplara ayrılacaklardı. Aileler bir tarafa, erkekler bir tarafa, kadınlar bir tarafa, Müslümanlar bir tarafa, Hristiyanlar bir tarafa. İnsanların serbestçe dolaşmaları bile bir şekilde yapılan yürüyüş yollarıyla kısıtlanacaktı (Given 2002). Tertipsiz bahçe düzenlenen bir peyzaj çerçevesinde aranje edilmiş ve arazinin bir bölümüne Harnup, zeytin gibi ağaçları dikilmişti. Narenciye bahçeleri ve hastaların ekip biçtikleri sebze bahçesi de hep Sömürgecilerin hayal gücüne göre düzenlenecek ve uygulamaya sokulacaktı.

miskinler ciftligiÇiftlik sadece çevresel olarak belli bir disiplin altına alınmamıştı. Oraya atanan yönetici, tüm hastalara belli görevler de verebilmekteydi. Verilen işi yapmayan hastalar cezaya çarptırılabiliyorlardı. Temizlik saatleri, yıkanma saatleri, ilaç saatleri düzenlenmiş ve uymayanın hemen dikkati çekiliyor, tekrarı halinde ciddi bir cezaya bile çarptırılabiliyordu. Çiftlikte hücre olarak kullanılan bazı odalar bile vardı. Oraya giriş ve çıkış çok sıkı kontrol altına alınmıştı. Aileler bile onlarla ancak belli günlerde ve özel bir odada iki saati geçmeyecek şekilde görüşebiliyorlardı.

1914 yılına gelindiğinde miskinhane, büyümüş çam, selvi, meşe ormanın ortasında konuşlandırılmış taştan bir yapıya dönüşmüştü. Miskinhanenin şimdi her gün çalışan bir kilisesinin yanında bir de camisi vardı artık. Miskinhanenin Müslüman nüfusu da artmıştı artık. Yaklaşık olarak nüfustaki genel yüzdeliği yansıtıyordu. Öte yandan sömürgecilerin en önemli ahlaki kaygıları bekar hastalar ve evli hastaların kaynaşmaması üzerine yoğunlaşmıştı. Bahçe bile bekarlarla, evliler arasında değişik bölümlere ayrılmıştı. Bekar erkeklerin kadın koğuşlarına girmesi kesinlikle yasaktı, aynı şekilde kadınlar da erkeklerin odalarının yanından bile geçemiyorlardı (Dinç 2015). Çiftlikte çocuk yapılmasına izin verilmemeye çalışılıyordu. Başka kaynaklardan öğrendiğimize göre, İngiliz sömürgeciler, cüzzamlıların, çocuk yapmasını engellemek için 1940’larda Hindistan’da onları sterilize etmek için projeler geliştirmişlerdi. Bu tip projelerin ne kadarının Kıbrıs’ta da uygulamaya sokulduğunu gösteren belgelere ulaşamadım.

1926 yılında hastalık bazı deneysel ilaçlarla tedavi edilmeye başlanmış ve 83 kişi kısa bir sürede iyileşme emareleri göstermişti. Haber duyulur duyulmaz miskinler çiftliğinin nüfus artacaktı. Artık her yıl onlarca insan oraya gönüllü bir şekilde gelmeye ve onlarcası da taburcu olmaya başlayacaktı. Başarılı olan bu tedavilerden sonra Hükümet çiftlikte bir de hastane açacaktı. Hastane 1928 yılında hizmete girmiş ve 12 yatak kapasitesine sahipti. Miskinhanede artık profesyonel doktorlar ve hemşireler de çalışmaya başlamıştı.

Kıbrıs Türk gazetelerinden, Çiftlik sakinlerinin en büyük sıkıntılarının, monotonluk olduğunu öğreniyoruz. Bu nedenle 1948 yılında bir kampanya yapılarak onlara arada bir seyahat edebilmelerini ve monotonluğu kırabilmelerini sağlayacak bir otobüs alınmıştı. Çiftlikteki Müslüman ve Hristiyan hastaların genellikle iyi geçindiklerini biliyoruz fakat 1948 yılında Hürsöz gazetesine gönderilen bir mektuptan Müslümanların bazı şikayetleri yer alacaktı. Fakat bu şikayetler daha fazla yöneticilerle ilgiliydi. Yani İngiliz yöneticinin Müslümanlara ayrımcılık yaptığından söz ediliyordu.

8 Mayıs 1948 tarihli Hürsöz gazetesi başka gazetecilerle birlikte çiftliği ziyaret etmiş ve şu tespitlerde bulunmuştu. “Symeonides (çiftliğin doktoru M.H.) hastalığın bulaşkan olmadığını, cild miskinliği ve asab miskinliği olarak bu hastalığın iki kısma ayrıldığını tebarüz ettirerek, asab miskinlerinin çocuk yaptığını, cilt miskinlerinin evlenmelerine müsaade edilmediği gibi çocuk yapamadıklarını da söylemiştir…..Çiftlik 14 bloka ayrılmış olup her blok beş odadan müteşekkildir. Ayrıca her bloğun bir aşhanesi ve lazımlığı da bulunmaktadır. Çiftliğin ortasında hastaların muayene ve tedavi oldukları bir klinik vardır. Çiftliğin müdürü Mr. Gretford’dur, kendisine yardımcı növbetle vazife gören 4 muhafız ile, 20 kız hizmetçi, 5 hastabakıcı bulunmaktadır…..Zaten bu cüzzamlıların mümesili sıfatıyla konuşan âmâ bir hasta da şimdiki vaziyetten umumiyetle memnun olduklarını, yalnız hayatlarının monotonluğundan ve gazetecilerin kendilerini daha sık ziyaret etmediğinden şikayet edip kendilerine daha fazla yemek verilmesini” istemişlerdi.

Hastalığın tedavisi bulunduktan bir süre sonra çiftliğin nüfusu azalacak ve Çiftlik 1955 yılında kapılarını tümden kapatacaktı. Adadaki az sayıdaki cüzzam hastaları ise Larnaka’da kurulan bir hastanede tedavi edileceklerdi. Kıbrıs’ta görünen en son cüzzam vakaları 1972 yılında dört kişide görülmüştü.

Yazımı 18 Kasım 1946 tarihli Cyprus Mail Gazetesinde çıkan Miskinler çiftliği ile ilgili bir hükümet raporuyla bitirmek istiyorum. Rapordan, o dönemde bile hastaların durumunun tam olarak istenilen seviyeyi veya ortamı yakalayamadığını anlarız. Raporu yazan, çiftliği ziyaretten sonra hayal kırıklığına uğramış ve oradaki hastalarının çoğunun tembel ve asi huylu olduğunu iddia etmişti. Hastaların niye bu kadar nankör davrandıklarını ve hükümetin oraya bu kadar yatırım yaptıktan sonra bile niye bu kadar tembel ve asi olduklarını anlamak için de bazı sorular sormuş ve yorumlar yapmıştı:

“Orada yaklaşık 100 kadar cüzzam hastası yaşamaktadır, tek katlı altı odalı taş binalarda iki kişinin paylaştığı odalarda konaklamaktadırlar. Mahkûmlar hükümetin onlara sağladığı bazı temel eşyalar haricinde odalarına mobilya ve eşya getirmelerine izin verilmektedir. Zemin katta bir rekreasyon kulüpleri, bir hamam, dispanser, bir hastane, bir cami ve bir de Ortodokslara ait kiliseleri mevcuttur. Alıcı antenleri konmuştur, sinemaları olmasına rağmen, hastaların ilgisizliğinden dolayı artık maalesef kullanılmamaktadır …….. Bu rapor, cüzzam hastalarının gönüllü veya mecburi uygulanan segregasyonlarının yararlarını veya zararların tartışma yeri değildir. Birçok yönetim Kıbrıs’ta yapılmakta olduğu gibi mecburi segregasyonun hastalarda işbirliği yapmama tavrı geliştirdiğini,”

yazan raportör, orada yaşayan hastaların tavrını şu sözlerle tasvir etmişti:

“Beni buraya ben istemememe rağmen siz getirdiniz, benim için her şeyi yapmak veya sağlamak sizin görevinizdir. ben ise hiç bir şey yapmayacağım….”

 

Kaynakça

F.C. Heidenstam,  Report on Leprosy in Cyprus, London

Güven Dinç, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8 Sayı: 39 Ağustos 2015.

George Hill, History of Cyprus, Vol. IV, Cambridge: Cambridge University Press, 1952

Mehmet Demiryürek,“Osmanlı Döneminde Kıbrıs’ta Cüzzam Hastalığı ve Miskinler Çiftliği’nin Kuruluşu (1829-1878)”, I. Uluslararası Tıp Tarihi Kongresi, 20-24 May 2008, Vol. I, Konya: Turkish Society for the History of Medicine Press, p. 357-362, 2008.

Michael Given “Maps, Fields, and Boundary Cairns: Demarcation and Resistance in Colonial Cyprus”, International Journal of Historical Archaeology, Vol. 6/1, p. 1-22, 2002.

Nazım Beratlı, Kıbrıs Miskinhanesi, Istanbul: Kalkedon Press, 2013.

Mrs Scott-Stevenson, “Our Home in Cyprus,” London, 1880.


Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı