Bu yeni haftaya, gelecekler yönünden ne kadar etkili ve önemli olabileceğini şimdiden bilemeyeceğimiz iki gelişmeyle giriyoruz:
Birisi, bugüne kadar kendilerini “aramıza sonradan katılan TC’liler partisi” olarak lanse eden ve öylece de kabul gören Yeniden Doğuş Partisinden kopan ve şimdilerde 2 bini aşkın üyesi olduğu söylenen “Millet Partisi”nin oluşumudur. Tutun ki bu yeni siyasi parti Zaroğlu’nun liderliğinde faaliyet gösterecek.. DİĞERİ, henüz kendileri gelmeden “olası sürprizlerinin” haberleri gelen Recep Tayyip Erdoğan’ın, 20 Temmuz şenlikleri nedeniyle KKTC’e resmi ziyarette bulunacağıdır. ***
HER iki olay da pandemi ve alınan tedbirleri nedeniyle iyice ambale olan kafalarımızla, tekdüzeliğin sıkıntısından çıktı çıkacak canlarımıza, dıştan dopingli hayat öpücüğü gibi gelecektir!
***
BU İKİ OLAYA BİR DAHA BAKALIM: Aslında “Türkiyelilerin partisi” olarak bilinen ve Dipkarpas’ı payitahtları olarak gören YDP, başından beridir mevcut oy potansiyeline karşın sadece UBP’ye ve ötesi küçük partilere fellik olmakla yetindi!
Nitekim 2016 da Erhan Arıklı’nın kurduğu YDP “Türkiye kökenli yurttaşlardan oluşurken, yıllardır da seçimlerin son anda kaderini bile değiştirecek kadar “seçim cilvelerinin” ustası oldu!
Bu marifetlerinin karşılığını da zırt pırt kurulup dağılan koalisyon hükümetleri ahkâmlarında kaparozladıkları arsalar, topraklar, kredilerle falan gördüler..
Unutmamak gerekir: Gün geldi Kooalisyon hükümetlerinin de anahtar partileri oldular! ***
(TABİ benim için KKTC’de gettolar değil.. TC’liler Kıbrıslılar da değil!. Sonuçta ayni devletin anayasası, bayrağı altında imtiyazsız sınıfsız ve eşit koşullarda yaşama hakkına sahip “vatandaşlar” vardır..) Yani ben TC’li kardeşlerimize şaşı bakmam. Hatta “bizi” de aşan alavere dalavereleriyle çoktan bizi bile geçerek “kipriaki” olduklarına bile inanırım!)
***
BU YENİ PARTİ İLE NE OLACAK? Bugüne kadar birlikteliklerini koruyan, siyasi hayatımıza etki ve tepkileriyle katılan “Türkiyelilerin” YDP ötesinde artık Millet Partisi de vardır.
PEKİ ne yapacaklar? Misyon olarak yine UBP’e mi yaslanacaklar? Ve konu “özel tüzel çıkarlara” geldi mi her iki parti de artık siyaset atraksiyonlarının türlü çeşitlisiyle pentatlon koşusuna dönüşen seçim yarışlarına bu kez ikisi birden mesela rakip olarak mı yoksa işbirliğiyle mi katılacaklar? ***
NE olursa olsun. Fakat artık ne UBP ne CTP için seçimler daha kolay olmayacak! Ne de zırt pırt yıkılan koalisyon hükümetleri eskisi kadar kolaylıkla kurulabilecek!
…Haa, siz hâlâ “acaba Başkanlık sisteminin de mi kapısını çalalım” diye düşünmeye devam edebilirsiniz! Fakat kabul edin: kabul edin ki bu geçen süre içinde memleketin sadece sosyoekonomik yapısı değil, siyasi hayatı da pandemi vurgunu yedi.. Bu dönemin son şerefi de Ersan Saner hükümetine kısmet nasip oldu! ******
ERDOĞAN’IN 20 TEMMUZ ZİYARETİ. Tabi ki Türkiye’nin dünyadaki karizması “İHA”ları yada SİHA”larıyla değil.. Anayasal vecibelerde insan haklarına gösterdiği hassasiyetiyle demokratik teamülleri ölçütlerinde değerlendirilir.
Türkiye’nin bu konudaki yeri maalesef ve henüz Batı değer ve yargılarında değildir..
Tutun ki Özellikle Erdoğan Türkiye’sinin yönetim kadroları bir yandan Türk halkının “İslam topluluğu” oluşunu öne çıkartarak İslami akideleri millet karakteristiğinin yaşam felsefesi olarak hatta günlük yaşamlara bile kazımak isterken; öte yandan ta Osmanlı İmparatorluğundan teverrüs eden gelenek ve görenekleri de muhafaza etmek kuşkusundadır..
“Batılılaşma” bu nedenle çok yavaş gerçekleşmekte hatta takıntıya uğramaktadır!
***
KIBRIS ÇOK ÖNEMLİDİR: 1974 Barış harekâtıyla başlayan TC-Kıbrıs Türk Halkı ilişkileri (şimdilerde KKTC) bu geleneksel ve yapısal “yaşam biçimleriyle” de ayrı gayrı yerlerde özellikler taşırlar.
Ortada bir anavatan-yavruvatan birlikteliği de olsa en basitinden Kıbrıs Hukuk sistemi hâlâ İngilizin Anglo Hukuk sistemidir, TC’ninki farklıdır..
Yada Türkiye için Kıbrıs Türk halkının meşrebi ile dine yönelik tutumu “zayıftır” ama Kıbrıslı Türkler için de TC’deki din ile çoğu gelenek görenekler sıkıntılı ve antidemokratiktir..
(Burada bir sosyolojik iddiayı değil, sadece yüzeysel bir bakış ve görüşü hatırlatıyorum..)
***
VE EKLİYORUM: Bundan sonra da ne Kıbrıs Türk halkı Türkiyeli gibi olur ne Türkiye’li bizi anlayabilir..
Bunları yazmamın nedeni şudur. Türkiye’nin dünyadaki karizmasını ötesindeki pek çok ülke çizmeye çalışabilir hatta çizer, antipropaganda yapabilir hatta yapmaktalar..
Hiç biri TC’i incitmez sadece öfkelendirir!
***
FAKAT Kıbrıs Türk halkının, TC ile ilişkilerinde olumsuzluklar içeren tek çiziklik tepkilere bile tahammülü yoktur!
Böylesi bir oluşum önce Türkiye’nin dünya siyasi çevrelerinde sözünü ettiğimiz “karizmasını” çizer.. ***
ÇÜNKÜ Türkiye Cumhuriyet tarihinde Nato’suz, BM’lersiz kendi ulusal seferini ilk kez Kıbrıs’a gerçekleştirdi.. Ve bu seferin sonucundaki zafer tarihe, “işgal” değil, Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve egemenliğine kavuşması olarak kazındı.
Fakat: Egemenlik ve bağımsızlığına kavuşturduğu Kuzey Kıbrıs Türk halkını Güney’deki gibi bir devlet yapamadı..
Yani askeri zaferi ekonomiyle, tanınmış devlet oluşla taçlandıramadı! Aksine 47 yıldır da sorunu yakasında asılı bir muzır siyasi etiket gibi taşımakta! ***
VE ÇOK açık gerçektir: Artık Kıbrıs’taki Türk halkının “makûs talihini” değiştirmek için Rum Yunan tarafıyla ikinci kez savaşmaktan başka çare de kalmadı!
Bunun için mutlaka bir bahane olması gerek ki o “bahane” de şu sıralarda AB ve Amerika tarafından Rum-Yunan lehine bloke edilmiştir! Şöyle ki adanın Kuzeyi’nin Türkiyenin işgali altında olduğunu kabul etmeleri nedeniyle! Bu olumsuzluklara karşın: ***
BÜYÜK YARDIMLAR: Tutun ki KKTC en büyük yardımları Erdoğan döneminde aldı.. TC ile en sıkı ilişkiler de ayni dönemde gerçekleşti..
Fakat Kuzey, devasa Türkiye’ye karşın asla bir Güney olamadı!
Nitekim daha Eroğlu’nun 2010 yılında Cumhurbaşkanlığı kampanyası sırasında “E-Devlet olacağız” vaadi anca 2021’de gerçekleşecek gibi!
Ki Güney’deki Rum neredeyse kanat takıp Mars’a uçacak!
***
ŞİKÂYET ETMEK HAKKINA SAHİP MİYİZ? 1974’den hatta öncesi yıllardan beridir TC ile askeri ve sosyoekonomik ilişkilerimizi sürdürürken inişli yokuşlu irili ufaklı sorunları da birlikte yaşıyoruz..
TC olmasa bu adada yaşayamaz, var olamazdık dediğimizce…
1974’lerden bu yıllara Kuzey Kıbrıs’la ilgili atanan yetkili ve sorumlu “koordinatörlerimizi” de hep bu düşüncelerle değerlendiriyoruz..
Başarılı olamayan bazı “koordinatörler” yanı sıra bugün kendini adeta KKTC’e adamış Fuat Oktay gibi olanlarını da tanıdık.. Ki o tanıdıklarımız arasında, bizi “Türk parasının döviz karşısındaki değeri” uğruna kobay yapan Ecevit’in Ziya Müezzinoğlu gibi olanları vardı! *** TUTUN ki şimdilerde gerçekten planlı programlı üretip kalkınmamız için canı gönülden çalışan Fuat Oktay gibi koordinatörümüz de vardır. Ki kendileri ayni zamanda Erdoğan’ın birinci adamı durumundadır..
***
2O TEMMUZ Barış Harekâtının yıldönümünde Erdoğan hem törenlere katılmak hem de temaslarda bulunmak için bir kez daha aramızda olacak.
Ki bu yıl KKTC’İ ikinci kez ziyaret etmiş olacaktır. Sürpriz açıklamalarda bulunacağı da söylenmektedir..
Tek dayanağımız güvencemiz olan Türkiye’nin bu ilgisine ancak minnet duyarız da ekleyelim:
Kıbrıs sorunu çok uzadı. Uzadıkça “düşmanlarımız” artarken dostlarımız da gitgide azaldı!
Kaldı ki “dost” olarak bildiğimiz ülkeler de “etkisiz ve yetkisiz!” Hepsi de Amerika’dan BM’ler’den tırsıyorlar!
Yani belli oluyor ki daha uzun süre KKTC “çözümsüzlüğü” sırtında taşımaya devam edecektir..
İşte artık bu kaderi değiştirmek gerekir!
































